16 Nisan 2016 Cumartesi

ORNİTORENGİN VAROLUŞUNA DAİR MİTOLOJİK BİR ABORJİN HİKAYESİ






‘Başta var olan sadece Düş Zamanı yani Tijukapa’ydı. O sonsuzdur. Ancak görünmezdi ve sessizdi. Anlardan bir anda kendini bilmek istedi. Ve sonsuz Düş Zamanı kendini görebilmek için içinden toprağı çıkardı. Önüne serdi. Sonra kendisini toprağa üfledi. Görünür kıldı. Toprak düzdü. Tijukapa toprağı dölledi. Çamurdan çıkan Büyük Gökkuşağı Yılanı ve beraberindeki ruhlar yeri şekillendirdi. Sonra bitkileri ve hayvanları oluşturdular.  Ve biz Aborjinlerin ilk ataları olan Ganjendingo ve Diljivaraju’yu yarattılar. Ve Tijukapa’nın kendini tanıması için gerekli olan yaşamı devam ettirme görevini bizlere devrettiler.’  dedi Gulvingu Kabilesi’nin en yaşlı üyesi Bilge Minkubaraje.

Kabiledeki tüm çocuklar ateşin etrafında toplanmış dikkatle onu dinliyordu. Çünkü tıpkı Minkubaraje gibi onlar da Düş Zamanı’nın dünü, bugünü ve yarınıydılar. Bunları öğrenmeleri ve ileride kendi çocuklarına aktarmaları gerekiyordu. Çünkü onların varoluş nedenleri dünyayı ve yaşamı korumaktı.

Ardından Minkubaraje kutsal şarkılar ve danslardan oluşan ayini başlatmak üzere asasını 3 kez toprağa vurdu. Hep birlikte ayağa kalktılar. Minkubaraje, başını yüzlerce yıldızın parıldadığı gökyüzüne kaldırıp kutlu şarkısına başladığında, kabilenin gençleri dans etmek için kutsal thuma ateşinin etrafındaki yerlerini çoktan  almışlardı.

Bu ayinlerde manevi bir geçiş yaşanıyordu. Transa giren gençler, dansını yaptıkları geçmiş varlıklarla iletişime geçiyor ve onlara dair hikayeleri öğreniyorlardı. Bir yandan da kabilenin çocuklarına, o varlıklara ait adımları ve hareketleri taklit ettikleri bu dansları öğretiyorlardı. Böylece o varlıkların özelliklerini kendi üzerlerinde taşıdıklarını, kendilerinin bir parçaları haline geldiklerini  ve bu varlıkların ne olduklarını içlerinde hissedebiliyorlardı.

Ayin tüm coşkusuyla devam ediyordu. Thuma ateşinden çıkan kıvılcımlar, dansın etkisiyle oluşan toz bulutunun içinde, karanlık gökyüzünde parıldayan yıldızları andırıyordu. Alacakaranlıkta esmer tenlerinden dolayı neredeyse görünmez bir hal alsalar da turuncu ve beyaz boyalarla yüzlerine ve vücutlarına çizdikleri motifler ve semboller, thuma ateşinden yayılan ışıkla parlayarak onlara birer doğaüstü varlık görüntüsü veriyordu.

Derken yaşlı Minkubaraje gökyüzünde bulutların toplandığını fark etti. Bu durumu oldukça garipsedi çünkü muson yağmurlarının başlamasına daha 7 hafta vardı. Tam bu esnada, yeryüzünün her tarafından duyulmasını istercesine yüksek sesle söyledikleri şarkıyı gökyüzündeki bulutlar gibi örten bir çığlık duyuldu ve aynı anda esmer tenlerini gün ışığı gibi görünür kılan bir şimşek her yeri aydınlattı. Herkes olup biteni anlamak için birbirine endişe dolu gözlerle bakarken çıplak ayaklarının altındaki toprağı sarsan büyük bir gök gürültüsü duyuldu. Bardaktan boşanırcasına başlayan yağmur, küllerinden dumanların yükselmesine bile izin vermeden, az önce neredeyse gökyüzüne değen thuma ateşini adeta yerin dibine gömdü. Yağmur tanrısı Bunbulama çıldırmış gibiydi. Herkes sağa sola koşuşturmaya başladı. İri yağmur damlaları, üzerlerindeki turuncu ve beyaz boyaları yanlarına alarak toprağa düşerken aynı çığlık bir kez daha duyuldu. Minkubaraje yaşanan paniğin daha da büyümemesi için tüm gücüyle bağırarak herkesin çadırlarına gitmesini istedi. Ardından çığlıkların yükseldiği çadıra yöneldi.

İçeride, kafa kafaya vermiş bir grup kadınla karşılaştı. Onları çekip aralarına girdiğinde, karşısında ufak torunu Nikitaje’nin doğum yaptığını gördü. Çok şaşırdı. Torununun hamileliği henüz  5 aylıktı, bu iyi bir alamet değildi. Kadim ruhların onu dünyaya bu kadar erken yollamalarının bir nedeni olmalıydı ve bu muhtemelen iyi bir şey değildi. Çünkü yaşadıkları dünyada her şeyin bir ölçüsü, düzeni ve zamanı vardı. Bunun dışına çıkmak ne kadar kötüyse, çıkıldığı anlarla karşılaşmak da muhtemelen bir şeylerin ters gittiğinin habercisi olmalıydı. O esnada, karısı ve kabilenin kutsal annesi olan Mamadunga , kızgın bir şekilde yaşlı adamı kolundan tutup çadırdan dışarı çıkardı.

Minkubaraje koşarak oğlu ve damadının yanına gitti. Onlara durumu anlattıktan sonra yaşlılar heyetini  toplamak için uzun üflemeli çalgısı Didgeridoo’yu üç kez uzun uzun çaldı. Koşarak geldiler ve durumu anlamak için konuşmaya başladılar.  Kimi, yaşananların, oyulmuş taş ve şekillendirilmiş ağaç parçalarından oluşan kutsal Tringalara artık eskisi gibi saygı gösterilmemesinden kimi de kabiledeki gençlerin, gizli ve kutsal konuları kalabalık içinde çekinmeden konuşmalarından dolayı olduğunu söylüyordu. Herkes başka bir şey söylese de hepsi bu durumun bir felaket habercisi olduğu konusunda hemfikirdi.

Saatler ilerlemiş ancak genç kızın çığlıkları hala kesilmemişti. Buna daha fazla dayanamayan Minkubaraje çadırdan çıkıp yönünü batıya çevirdi ve diz çöküp yere kapanarak ellerini çamura sapladı. Bir yandan da gözyaşları içinde hıçkırarak toprağa ve atalarının ruhlarına kendilerini affetmeleri için yalvararak dualar etti. Bilge adamı bu halde gören kabile üyelerinin korkuları bir kat daha arttı ve hepsi yaşlı adamın arkasına geçerek onunla birlikte yakarmaya başladılar.

Bir süre sonra genç kızın çığlıkları kesildi. Yağmur durdu ve bulutlar dağıldı. Yere kapanmış başlarını kaldırıp doğrulduklarında, arkalarından doğan güneşin etkisiyle oluşan gölgeleriyle karşılaştılar. Bu kısmen iyiye işaretti.  Çünkü gölgeler, atalarının ruhlarının kendilerini terk etmediklerinin  ve yanlarında olduklarının bir sembolüydü. Bu manzarayla kısmen rahatlamışlardı ancak hala saatlerdir beklenen o ağlama sesini duyamamışlardı.

Yaşlı adam, oğlu ve damadı Nikitaje’nin hayatından endişe duyarak telaşla onun bulunduğu çadıra yöneldiler. Ancak çadıra girdiklerinde herkesin suratında garip bir ifade vardı. Genç kızın kucağındaki kocaman yumurtayı gördüklerinde aynı ifade onların yüzünde de belirdi. Daha önce böyle bir şey ne görülmüş ne de duyulmuştu.

Derken yumurta hareket etmeye başlayınca odadaki herkes irkilerek birer adım uzaklaştılar. Sonra bu büyük yumurtadan ufak çatırtılar gelmeye başladı. Nikitaje her ne kadar korksa da onu kendisi doğurmuştu ve annelik içgüdüsüyle yumurtayı kucağından bırakamıyordu. Ardından yumurtanın kabuğu kırıldı ve içinden ucube görünüşlü bir bebek çıktı. Öyle garipti ki odadaki herkesin dili tutulmuştu. Dudakları ve burnu o kadar uzundu ki adeta bir gagayı andırıyordu. Derisi kürklü denecek kadar kıllıydı. Henüz bu şok atlatılamamışken, bebeğin ellerini ve ayaklarını uzatıp gerinmesiyle birlikte önce uzun tırnaklarını ardından da el ve ayak parmaklarının arasının perdeli olduğunu fark ettiler. Ayak bileklerinde ise ne olduğuna anlam veremedikleri birer mahmuz vardı. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bebeğin arka tarafında kuyruk benzeri bir çıkıntı göze çarpıyordu..

Bu durum büyük bir korkuya neden olsa da ilk şokun ardından daha yakından incelemek için bebeğin başına üşüştüler. Ancak Mamadunga onları çekiştirip dışarı çıkmalarını söyledi. Ardından beklenmeyen zamanda, beklenmeyen şekilde ve beklenmedik bir görünüşle karşılarına çıkan kabilenin bu yeni üyesini büyük bir şaşkınlıkla izlemeye koyuldular.

Ancak kabilenin minik üyesi ne kadar garipse bebeğin babası Karvanugih de diğer yeni babalara kıyasla farklı bir haldeydi.  Bir çocuğu olduğuna sevinememiş, aksine bir köşeye çekilip yere çökmüş dalgın bakışlarla toprağı izliyor bir yandan da tırnaklarını kemiriyordu. Durumu fark eden Nikitaje ona seslenerek neden böyle davrandığını sordu. Karvanugih kızarak bu bebeğin babasının değil kendisi, hiçbir insanın olamayacağını ancak Büyücü Kadaji’nin yani şeytanın böyle bir bebeğin babası olabileceğini söyledi. Bu sözleri duyan Nikitaje çok üzüldü ve hıçkırıklara boğuldu.

Minkubaraje, Karvanugih’i çadırdan çıkardı. Ona sakin olması ve bu şekilde davranmaması gerektiğini söyledi. Kendisinin de bu durumu anlayamadığını, muhtemelen birinin kendilerine kötü bir şarkı söylemiş ya da büyü yapmış olabileceğini ama zamanla her şeyin açıklığa kavuşacağına inandığını söyledi. Ancak şimdi bu durumu kabullenmesi dışında bir seçeneği olmadığını da ekledi. Genç adamsa, kendisi kabul etse bile kabilenin onu kabullenmeyeceğinden yakındı. Yaşlı adam ‘Sen onları düşünme, Tijukapa’ya güven, üstelik atalarımızın ruhları da hala bizlerle beraber. Hem sen de biliyorsun, dünyadaki her şeyin fiziki ve ruhani olarak iki yüzü vardır ve ruhani dünya fiziksel dünya ile iç içedir. Yaşam döngümüz, doğumla ölüm arasındaki süreçten ibaret değil; aksine, her canlının reenkarnasyon geçirdiği sonsuz ve sürekli tekrarlanan bir olgudur. Ve unutma ki ölen ruhlar Düş Zamanı’nda Muçinga adlı kadının mağarasına girerler ve yeniden doğma zamanları gelene dek orada beklerler. Şimdi biraz sabredelim, kırk gün sonra bebeği alıp eski dostum Ulu Adam’a gidelim. Olanları bir bir anlatalım. O, bir bebeğe bakıp ataların ruhlarıyla konuşarak onun kim olduğunu söyleyebilir. Eğer bunu yapamazsa bizim için uyumasını isteyelim. Rüyasında Muçinga ona bu bebeğin kim olduğunu söyleyecektir. Sonra duruma tekrar bakarız ve bebeğe uygun bir isim veririz. Ne dersin?’ Minkubaraje’nin bu sözleri Karvanugih’i biraz olsun rahatlatmıştı. ‘Tamam.’ dedi ve Minkubaraje’ye şükranlarını sundu.

Kırk gün gelip geçmişti. Bu sürede de gariplikler devam etmişti. Minik Aborjin, sütü annesinin sadece meme ucundan değil, memesinin her yerinden emebiliyordu. Ayrıca normal bir bebeğin süt dişlerinin bile olması için henüz çok erkenken onun ağzında, yetişkinlerde görülen üç uçlu azı dişleri vardı.

Tüm bunlardan sonra Ulu Adam’a gitmek artık şart olmuştu. Minkubaraje ve Karvanugih kırkıncı gün Nikitaje’nin çadırının yolunu tuttular ve ona ne yapmak istediklerini anlattılar. Nikitaje başta garipsediği bu garip bebeğe zamanla alışmış hatta onunla arasında diğer anne ve bebekler arasındaki bağdan daha farklı bir bağ oluşmuştu. Bu nedenle onu vermek istemeyen Nikitaje, ‘Geçmişte kim olduğu kimin umurunda, onu karnımda taşıdım ve ben doğurdum. O benim bebeğim ve onu seviyorum, işte hepsi o kadar.’ diye çıkıştı önce. Ancak daha sonra eşinin ve büyükbabasının ısrarlarına büyükannesi Mamadunga da destek verince isteklerini kabul etti.

Bebeği alıp yola çıktılar. Karvanugih, Minkubaraje’ye, Ulu Adam’a gitmek için hangi şarkı yolunu kullanmaları gerektiğini sordu. Yaşlı adam, Ulu Adam’a ancak sabah yıldızı şarkı yolundan gidebileceklerini söyledi.

Şarkı yolları Düş Zamanı’nın patikalarıydı. Atalarından miras kalan gizli patikalar… Aborjinler, avlanmaya ya da besin toplamaya giderken ya da göç ettiklerinde, kısacası, hayatta kalmalarını sağlayan tüm gereksinimlerini karşılamada, kendilerini bildikleri ilk zamanlardan beri bu yolları kullanıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları yeryüzünü, bu şarkı yollarıyla bir anlamda haritalandırmış adeta ilmek ilmek dokumuşlardı. Şarkılara dökülerek yürünen bu yollar, su kanallarına, çiçeklere, dağlara isim ve hayat veren atalarının ruhlarına açılan birer kapıydı. Onların gittikleri bu yollardan gitmek, söyledikleri şarkıları dillendirmek, geçmiş zamanı şimdiki zamanda yaşama imkanı veriyordu. Ve söylenen her şarkıda evrenin baştan yaratıldığına inanıyorlardı. O yüzden geçmiş ya da gelecekleri yoktu, sadece tek bir görevleri vardı. O da dünyayı korumak yani varoluşun devamını sağlamaktı.

6 gün boyunca kısa molaların ve uyumak için durakladıkları birkaç zamanın dışında neredeyse hiç durmadan ilerlediler. Ve 7. gün Ulu Adam’ın çadırına vardılar.

Ulu adam yaşlı ve kör bir adamdı ancak buna rağmen kendini bildi bileli yalnız yaşamıştı ve sanki herkesten daha iyi ve daha fazla görüyordu. Ve aslında hiç de yalnız değildi. O güneşi, ayı ve yıldızları, toprağı ve suları, hayvanları ve bitkileri kısacası etrafında canlı-cansız ne varsa, varoluşun her zerresini bir insan gibi gören ve hepsinin bir ve bütün olduğuna inanan bir insandı. Elbette bu anlayış, tüm Aborjinlere hakimdi ancak bu inancın hakkını tam anlamıyla vererek yaşayabilen çok az sayıda insan vardı ve Ulu Adam onlardan biriydi. Ayrıca ataların ruhları da kendisini çok sever ve bir an olsun yalnız bırakmazlardı.

Merhaba Ulu Adam, huzur ve barış seninle olsun diyerek çadırdan içeri girdiklerinde yaşlı adamın önünde, dumanı üstünde üç adet çay kasesi vardı. Ulu adam onlara, ‘Hoş geldin eski dostum Minkubaraje, siz de hoş geldiniz Karvanugih ve onun gizemli bebeği.’ dedi. Karvaniguh bu duruma şaşırmıştı çünkü onun kör biri olduğunu biliyordu, yine de bu durumu belli etmedi ve Hoş bulduk Ulu Adam, sanırım yanlış bir zamanda geldik zira çaylardan anladığıma göre başka misafirleriniz var.

Ulu adam gülerek, ‘Hayır genç adam, şu an tek misafirim sizsiniz ve çayların da sizler için olduğuna emin olabilirsin. Buyurun oturun.’ dedi.
Kısa bir sohbet ve eski günleri yad ettikten sonra asıl konuya gelindi. Karvanugih çaresiz hissettikleri durumu Ulu Adam’a anlattı. Ulu adam geliş nedenlerini az çok bilse de onu sabırla dinledi. Ardından bebeği ellerine aldı. Onu önce alnından öptü ve gülümsedi. Bebekte halinden memnundu ve o da gülücükler saçmaya başladı. Ardından Ulu Adam bebeği havaya kaldırarak ufak bir şarkı mırıldanmaya başladı, şarkıda ataların ruhlarının isimlerini sık sık tekrarlıyor bir yandan da başı öne eğik bir şekilde oturduğu yerde ileri geri sallanıyordu. Bir süre sonra susarak aniden başını kaldırdı. Körlüğünden dolayı beyaz görünen gözleri önce kahverengi sonra yeşil, ardından mavi ve en sonunda kırmızı renge büründü. Hafif bir titreme eşliğinde anlaşılmayan bir dilde bir şeyler mırıldandı. Ardından başı tekrar yere eğildi ve başını kaldırdığında Ulu Adam gözleri eski haline dönmüştü. Bebeği tekrar öptü ve babasına uzattı. Minkubaraje ve Karvanugih merakla Ulu Adam’ın ağzından dökülecek sözleri bekliyorlardı.

Ulu Adam, ‘Ataların ruhlarıyla konuştum ancak bebeğin kim olduğunu bilmediklerini söylediler.’  Bunu duyan Karvanugih hayal kırıklığına uğradı. Ardından ‘Ey Ulu Adam, bizi böyle çaresiz bırakma. Biz bu halde nasıl yaşarız. Mutlaka bir cevabı olmalı. Bizim için uyuyup Düş Zamanı’ndaki Muçinga ile konuşamaz mısın?

‘Evlat, elbette size yardımcı olmak isterim ancak Muçinga rahatsız edilmekten hoşlanmaz ve eğer kızarsa Büyücü Kadaji’yi kışkırtıp tüm kabileye hastalık, açlık ve akıl almaz felaketleri musallat edebilir ve eğer gerçekten kızarsa tüm ruhları mağarasında hapsedip soylarımızın kurumasına neden olabilir. Bunun üzerine Minkubaraje söz aldı ve ‘Ey kadim dostum Ulu Adam, sen ki nice iyileşmez denilen hastalığa şifa, dinmez denilen  dertlere deva olmuş yüce bir insansın. İyi ya da kötü tüm ruhlar ve varlıklar sana saygı duyar. Lütfen, bu isteğimizi geri çevirme. Bize yardım et. Çocuklarımın ve torunlarımın mutluluğu, kabilemizin dirliği için buna ihtiyacımız var. N’olur bu isteğimizi geri çevirme ve bizim için uyu.’

Ulu Adam, ‘Benim iyi yürekli ve kadim dostum Minkubaraje, sizleri anlıyorum ancak Muçinga çok yaşlandı ve tüm ruhları mağarasında tutsa da ancak kendisine kurban edilen ruhlar sayesinde bu yaşlılığın önüne geçebiliyor. Ve artık kimse ona eskisi kadar çok kurban vermiyor. Onunla konuşmam karşılığında mutlaka benden bir kurbanın ruhunu isteyecek aksi halde soru sormama bile izin vermeyecektir. Ve biz de bir ruh veremeyeceğimiz için çok kızacağından az önce saydığım felaketleri üzerimize yağdırabilir.

Ulu Adamın bu sözleriyle gelen birkaç saniyelik sessizliğin ardından Minkubaraje. ‘Tamam’ dedi, ‘Öyleyse ben, kendimi kurban etmeyi, ruhumu ona vermeyi kabul ediyorum.’ ‘Hayır baba.’ diyerek atıldı Karvanugih, ‘Bunu yapmana asla izin veremem. Biz ve kabilemiz sensiz ne yaparız. Mutlaka başka bir yolu olmalı.’ ‘N yazık ki başka bir yol yok.’ diye karşılık verdi Ulu Adam. Ardından Minkubaraje ‘Olması gereken bu evlat, sizlerin mutluluğu kabilemizin dirliği için yapmam gereken bu. Ben zaten tüm hayatımı bunun için yaşamadım mı? Şimdi de aynı şeyi yapıyor olacağım. Zaten artık fazlasıyla yaşlandım. Kaldı ki son günlerde sık sık yolun sonuna geldiğimin habercisi olan rüyalar görüyordum. Demek ki yolculuğum bu şekilde sonlanacakmış. Hem sen de çok iyi biliyorsun ki bu aslında gerçek bir son değil; aksine benim için yeni bir başlangıç. Bu konu kapanmıştır, şimdi yapılması gerekeni yapma zamanı evlat.’ dedi ve gülümsedi.

Ardından Ulu Adam gereken hazırlıkları yaptı, çeşitli bitki kökleri ve sarmaşıklardan oluşan karışımı kaynattı. Hazırladığı içecekten, her yudumda Muçinga’ya saygılarını sunduğunu belirterek 3 yudum aldı ve kızıl renkli toprağa sırtüstü uzanıp derin bir uykuya daldı.

Yaklaşık bir saatin ardından Ulu Adam yattığı yerden doğruldu. Karvanugih ve Minkubaraje umut ve endişenin aynı anda yer aldığı gözlerle ondan gelecek cevabı bekliyordu.

Ulu adam derin bir iç çekerek ‘Üzgünüm Minkubaraje elimden geleni yaptım, Muçinga fazlasıyla hiddetliydi, onu ancak bir kurban vereceğimizi söyleyerek sakinleştirebildim ve konuştum.  Fakat ne yazık ki olup biteni anlattığımda o da bu duruma bir anlam veremedi ve bebeğin ruhunun kim olduğundan haberdar olmadığını söyledi. Ayrıca bu durumun Büyücü Kadaji ile bir ilgisi olmadığını da açıkça belirtti. Kendisi bilemediğine göre bunu başka hiç kimsenin bilemeyeceğini ancak yine de bunu öğrenmenin bir yolu olduğunu söyledi. Bebeğin, 17 yaşına geldiği zaman yalnız başına bir yolculuğa çıkması gerektiğini, bunun, büyük zorluklarla karşılaşacağı çok tehlikeli bir yolculuk olduğunu söyledi. Dediğine göre bu süreçte başına büyük felaketler gelebilir hatta ölebilirmiş. Ancak yolun sonuna ulaşmayı başarabilirse kendisinin kim olduğunu öğrenmesinin mümkün olabileceğini söyledi.

Minkubaraje’nin canına mal olacak olmasına rağmen aradıkları cevabı tam olarak elde edememek Karvanugih’i fazlasıyla üzdü ve sinirlendirdi. Yine de bir gün bir şekilde bu cevabı elde edebilecek olduklarını ve Büyücü Kadaji’nin bu işte bir parmağı olmadığını öğrenmek biraz olsun rahatlamasını sağlamıştı. Minkubaraje ise ona oranla halinden daha memnundu. Gülerek Karvanugihe sarıldı ve ardından omzuna tamamdır dercesine iki kez vurup ‘Görüyorsun evlat, Kadaji bu işin içinde değil. Artık rahat olmalı, karına ve çocuğuna sahip çıkmalı ve günü geldiğinde çıkacağı yolculukta başarılı olabilmesi için çocuğunu sabırla ve en iyi şekilde yetiştirmelisin. Bu sözlerden sonra Karvanugih de rahatlayıp yaşlı adama gülümsedi. Ancak tam o esnada Minkubaraje sara nöbetine tutulmuş bir hasta gibi yere yığılıp titremeye başladı. Karvanugih yardım etmeye çalıştı ancak Ulu adam ‘Ne yapsan faydasız evlat, bırak da ruhu bir an önce huzura kavuşsun.’ dedi ve Gulvingu kabilesinin yaşlı ve bilge adamı Minkubaraje çok geçmeden ruhunu Muçinga’ya teslim etti.

Karvanugih, çocuğuna, torunu uğruna ölen büyük dedesinin adını verdi ve kabilesinin yanına geri döndü. Olup biteni tüm kabileye anlattı. Ancak hemen herkes yaşlı Minkubaraje’nin ölümüne çok üzüldü ve bu ölümden bebeği sorumlu tuttu. Bu şekilde görünen birinin ancak lanetli olabileceğini ve onun kabileye kötü şans getireceğine inandıklarını belirttiler. Yaşlı Minkubaraje’ye duydukları saygıdan ötürü çocuğa dokunmayacaklarını ancak kendilerinden uzak durmasının faydalı olacağını söylediler. Bu çok garipti çünkü ayinlerde transa giren gençler, yaptıkları danslarla geçmiş varlıklara ait adımları ve hareketleri taklit ediyor, böylece o varlıkların özelliklerini kendi üzerlerinde taşıdıklarını, kendilerinin bir parçaları haline geldiklerini hissediyor ve bundan büyük bir memnuniyet ve gurur duyuyorlardı. Oysa şimdi, memnuniyet ve gurur duydukları bu özelliklere içlerinden biri gerçekten sahipken, o kişiyi lanetlenmiş biri olarak kabul ediyor ve yakınlarında bile görmek istemiyorlardı.

Aradan 12 yıl geçti ancak kabile torun Minkubaraje’yi asla kabullenemedi hatta ona, küçük ördek anlamına gelen Kumaile ismini takmışlardı. Kabile ava ve yiyecek toplamaya çıktığında Minku’yu asla yanlarında istemiyorlardı. Ayinlere ve Thuma danslarına katılmasına izin vermiyorlardı. Çocuklar onu oyunlarına almıyor, gördükleri yerde ellerini yüzlerine götürerek gaga şekli veriyor ya da parmaklarını birbirine yapıştırarak küçük Minku’nun perdeli el ve ayaklarıyla dalga geçiyorlardı. Bu duruma Minku’nun annesi ve babası dışında karşı çıkan tek kişi vardı. O da Minku’dan iki yaş büyük olan güzeller güzeli, temiz kalpli Amarina’ydı. Minku vaktinin çoğunu Şahin şarkı yolunun sonundaki Attunga tepesinde geçiriyordu. Orada saatlerce kim ve ne olduğunu düşünüyor, bazen durumuna isyan ediyordu. Tüm bu bilinmezliğin çıkacağı yolculukla son bulacağını düşünüp o günün gelmesini iple çekiyordu. Amarina da ailesinden fırsat buldukça onunla birlikte Attunga tepesine gidiyor ve birlikte uçsuz bucaksız Avustralya düzlüklerini ve günbatımını izliyorlardı. Minku, Amarina’yı çok seviyordu, ailesi dışında ona normal davranan tek kişi oydu. Ancak ona karşı beslediği hisleri onunla paylaşamıyor, böyle bir itirafın sonunda onu kaybedeceğinden çok korkuyordu.

Ve sonunda o gün geldi. Torun Minkubaraje 17 yaşındaydı. O gece yola çıkmak için tüm hazırlıkları yapmış, sabahı zor etmişti. Ancak bir yandan da çok korkuyordu. Babası ona tüm şarkı yollarını, avlanma ve beslenmeye dair bildiklerini anlatmış olsa da bunları yalnız başına hiç yapmamıştı. Ayrıca bu yolun ölümüne neden olacak kadar tehlikeli olduğunu da biliyordu. Ama bunu yapmak zorundaydı. Kim olduğunu bilmeden ve kendini kanıtlamadan yaşamanın bir anlamı yoktu. Önce gözyaşları içindeki annesiyle vedalaştı. Nikitaje oğluna son bir umutla ‘ Gitmek zorunda değilsin. Biz senin kim olduğunu biliyoruz. Sen bizim oğlumuzsun ve seni çok seviyoruz. Hiç kimseye hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda da değilsin. Lütfen gitme Minku!’ dedi. Minku annesinin gözyaşlarını silerek, benim güzel ve iyi yürekli annem, seni asla üzmek istemem. Ancak gitmek zorundayım. Kimse için değil kendim için gitmek zorundayım.’ dedi. Sonra babasıyla vedalaştı. Babası ona ‘Sakın unutma Minku. Düş zamanı gerçektir ve ciddiye alınmalıdır. En umutsuz durumlardan bile düş zamanının yol göstericiliği sayesinde kurtulabilirsin. Onun için her şey mümkündür. Ona güven ve asla görmezden gelme.’ dedi. Minku, öğütleri için babasına teşekkür etti ve oradan ayrıldı.

Bir süre kaawa yani doğu yönüne doğru yürüdükten sonra çok uzaklardan Amarina’nın sesini işitti. Dönüp baktığında Amarina’nın Attanga tepesinden ona el salladığını gördü. Amarina ona, ‘ İyi yolculuklar Minku. Başaracağına inanıyorum. Senin için her gün doğumunda ve gün batımında burada bekliyor olacağım. Kendine dikkat et.’ dedi ve uğurladı.

Minku öğlene dek yürüdü. Güneş tam tepedeydi ve karnı da fazlasıyla acıkmıştı. Bir ağacın gölgesinde oturup annesinin yola çıkarken verdiği azığı bohçasından çıkardı. En sevdiği yemek olan güneşte kurutulmuş kanguru etini görünce çok sevindi ve yemeğe koyuldu. Her şeyin yolunda gittiğini düşünerek keyiflendi. 'Sanırım bu yolculuk umduğumdan daha kolay geçecek.' diye düşündü. Ancak tam o esnada bir hırıltı duydu. Elindeki eti sakince bırakıp arkasına döndüğünde dört dingonun salyalarını akıtarak kendisine yaklaştığını gördü. Bunlar Avustralya’nın en tehlikeli yırtıcılarından biri olan vahşi köpeklerdi. Kaçmaktan başka çaresi yoktu, son gücüyle koşmaya başladı. Dingoların ikisi bıraktığı ete yumulurken diğer ikisi Minku’nun peşine düşmüştü. Tüm gücüyle koşmaya çalışsa da perdeli ayakları yeterince hızlanmasına izin vermiyordu. Sonra karşısına çıkan Paripi nehrine yöneldi. Dingoların nefeslerini neredeyse ensesinde hissediyordu.  Nehre birkaç metre kalmışken köpeklerden biri sivri dişlerini Minku’nun bacağına geçirdi. Artık karşı koymaktan başka çaresi kalmamıştı. Hızla dönerek tüm gücüyle pençesini dingonun yüzüne indirdi ve bacağını dingonun sivri dişlerinden kurtardı. Fakat onun 2-3 metre arkasından gelen bir dingo daha vardı ve diğeri toparlanırken o da hızla üzerine geliyordu, ikisiyle aynı anda baş edemezdi. Kurtulmak için mutlaka nehre ulaşmalıydı. Son bir hamleyle Paripi nehrine ulaştı. Nehre atlayıp kendini akıntıya bıraktı ve rahat bir nefes alıp bir süre daha akıntıyla birlikte ilerledi.

Ancak sakince akan nehir birden hızlanmaya başladı. Tam dingolardan kurtulduğuna sevinirken şimdi de nehir yatağındaki dev kayalara ve hemen ardından dökülen şelaleye doğru sürüklendiğini fark etti. Akıntının tersine yüzmek zorundaydı. Neyse ki perdeli ayakları vardı ve tüm gücüyle yüzmeye başladı. Suyun kendine doğru hızla akmasına rağmen, kaygan kürkü sürtünme kuvvetini azaltıyor, yassı kuyruğu da hızlanmasını kolaylaştırıyordu. Sonunda güç bela kendini kıyıya atmayı başardı. Bitkin düşmüştü. Bir süre nehrin kıyısında dinlendi ve uyuyakaldı.

Minku çocukluğundan beri çevresinden sık sık duyduğu ve babasının da ona anlattığı Düş Zamanı’nı biliyordu ancak onunla ilgili önemli bir deneyimi olmamıştı. Her seferinde kendini bir nehrin kıyısında görüyordu ve yanında kendisiyle konuşmak için çırpınan ama asla seslerini duymayı başaramadığı bir ördek, bir kunduz, bir sus samuru, bir köpekbalığı, bir vatoz ve bir emo kuşu görüyordu. Sürekli bu rüyayı görmesinin nedeninin, doğum sürecindeki ve vücudundaki farklılıklardan dolayı herkesin ona bir ucubeymiş gibi davranması olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden tekrar edip duran bu rüyayı önemsememişti.

İşte yine aynı rüyadaydı. Aynı yer ve aynı hayvanlar. Ancak bu kez farklı bir şeyler vardı. Akan suyun sesini duyuyordu. Ardından emo kuşunun gülerek, ‘Glaginye narani karna!’ yani ‘Hoşgeldin küçük adam!’ diyerek kendini selamlamasını işitti. Şaşırmıştı, artık onları duyabiliyordu. Diğerleri de kendisini gülerek selamladı. Ardından Minku selamlarına karşılık verdi ve sordu, ‘Burası neresi? Neden buradayım? Sizler de kimsiniz?’ Kunduz öne doğru atılarak ‘Seni küçük serseri, şimdi böylemi olduk, nasıl olurda bizi tanımazsın! Hem de yüzlerce yılı seninle birlikte geçirmişken!’ Az önceki akıntıdan benim kuyruğum sayesinde kurtulduğunu ne çabuk unuttun.’ Ardından su samuru araya girdi ve ‘Sakin ol dostum. Bizi hatırlamaması normal. Dünyaya gelen ruhların geçmişi unuttuklarını bilmiyor musun? Hem az önceki kurtuluşta benim kaygan kürkümün etkisini görmezden gelemesin!’. O sırada küçük ördek,  paytak adımlarla öne doğru çıkıp perdeli ayaklarını gösterince sus samuru, ‘Ha evet bir de sen varsın tabi.’ dedi.  Ardından ‘Çekil şuradan şapşal!’ diyerek ördeği kenara iten kunduz, ‘Bunları elbette biliyorum. Yine de birlikte geçirdiğimiz onca zamandan sonra bizleri hatırlayamamasını kabullenemiyorum. Üstelik onunla halen birlikteyken!’. dedi ve ‘Bu arada dingolardan benim pençelerim sayesinde kurtulduğunu da hatırlatmak isterim.’ diye ekledi. 

‘Birlikte geçirdiğimiz onca zaman mı? Hala benimle mi birliktesiniz?’ Üzgünüm ama bu söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum. Biri bana neler olup bittiğini hemen açıklasın!’ dedi Minku. Ardından emo kuşu söz alarak ‘Dinle Minku. Düş zamanında eski atalara ait ruhlar dolaşırken sadece yeryüzünü yaratmadılar. Aynı zamanda yolları üzerindeki doğmamış Aborjin çocuklarının ve hayvanların ruhlarını da toplamışlardı. Çocuklara ve bizlere ait ruhlar reenkarnasyon geçirmek ve görünür olmak için kutsal bir mağaranın ya da bir su kaynağının yanında beklemesi gerekiyordu. Ancak biz gruptan ayrı düştük ve yolumuzu kaybettik. Yüzlerce yıl bu su kaynağının yanında kayıp ruhlar olarak bekledik durduk fakat bizi bir daha bulabilen olmadı. Ve bir ruh da tek başına reenkarne olabilecek güce sahip değildi, mutlaka eski ataların ruhları gibi güçlü bir ruhun bunu yapması gerekiyordu. Günlerden bir gün senin aklına bir fikir geldi. Ruhlarımızı birleştirebilirsek belki ataların ruhları kadar güçlü bir ruh oluşturabilir ve böylece reenkarne olarak kendimizi dünyada görünür kılabiliriz diye düşündün. Bu daha önce duyulmamış bir şeydi ancak denemekten başka bir yolumuz da yoktu. El ele verip her birimiz en sevdiğimiz özelliklerimize odaklandık ve bizleri bir araya getirerek görünür kılması için Tijukapa’ya yakardık. Ayrıca eğer bunu başarabilirsek, sahip olduğun potansiyeli dünyada kullanıp açığa çıkarırsan belki her birimiz yeniden kendi bedenlerimize kavuşabiliriz diye umduk. Ve sanırım işe yaramaya başladı. Çünkü yola çıkıp özelliklerimizi kullanmaya başladığında ilk kez seninle iletişim kurabilmeyi başardık.’

‘Anlıyorum, peki şimdi ne yapmalıyım?’ diye sordu Minku. Bu kez sudan başını çıkaran köpekbalığı, ‘Şimdi yoluna devam etmelisin Minku. Ve karşına ne çıkarsa çıksın korkmadan, yılmadan mücadele etmelisin. Sahip olduğun tüm potansiyeli açığa çıkarmalısın. Bizleri ve kendini ancak bu şekilde özgür kılabilirsin ve ancak bu şekilde kendini tanıyabilir ve gerçekte kim olduğunu öğrenebilirsin. Ardından vatoz da köpek balığının söylediklerini destekledi ve coşkuyla kanatlarını dalgalandırarak ‘Devam et Minku. Artık uyan! Ve devam et!’dedi.

Minku aniden uyandı ve gördüklerinde bir gerçeklik payı olup olamayacağını düşündü. Bir an için tüm bu düşün, kabullenemediği yanlarından kaynaklandığını düşündü. Fakat ardından babasının Düş Zamanı’na dair söylediklerini hatırladı. O gerçekti ve ciddiye alınmalıydı. En umutsuz durumlardan bile düş zamanının yol göstericiliği sayesinde kurtulabilmek mümkündü. O'nun için her şey mümkündü ve görmezden gelinmemeliydi. Bunlar aklına geldikten sonra rüyasında söylenenlere dair inancı arttı.

Uyandığında neredeyse akşam olmuştu. Geceyi orada geçirip yola gündüz devam etmeye karar verdi. Çok acıktığını fark etti ancak yaşadığı hayatta kalma mücadelesi ve gördüğü rüyanın manevi ağırlığı onu yormuştu. Bir şeyler yemeliydi fakat dingoların saldırısı esnasında tüm azığını orada bırakmak zorunda kalmıştı. Ne yapabilirim diye düşündü. Nehirden balık avlamaya karar verdi ancak nehrin bu bölümünde balıklar çok ender görülüyordu. Yinede şansını deneyip suya atladı fakat tek bir balık bile göremedi. Sonra akıntının dibine, nehir yatağına doğru yüzdüğü sırada, gagaya benzeyen burnunun ucunda garip bir his algıladı. Önce bir anlam veremedi, sanki yakınlarında canlı bir şeyler vardı ve bunu burnunun ucunda hissediyordu. Bu hissi takip etmeye karar verdi. Görünürde bir şey yoktu ancak bu hissin yoğunluğuyla toprağı eşelemeye karar verdi. Ve bu kararının karşılığını lezzetli bir halkalı solucanı midesine indirerek aldı. Ardından aynı hissi takip ederek birkaç  karides ve bir tatlı su kereviti olan yabbi yakaladı. Aralarda karşılaştığı onlarca böcek larvasını da afiyetle yedi ve karaya çıktı.

Karnını, geceyi geçirmesine yetecek kadar doyurmuştu. Ancak ıslaktı ve hava da adeta buz gibi olmuştu. Avustralya böyle bir yerdi. Gündüzleri bir eti neredeyse ateşsiz pişirmeye yetecek sıcaklık, gece olduğunda donarak ölmenize neden olabilirdi. Minku, ateş yakmak için odun toplamaya karar verdi. Ancak yakınlarında bulunanlar, yakabilmek için yeterli kurulukta değildi. Nehrin kıyısından yürümeye devam etti ve kısmen daha kuru olan bir yer aradı ve buldu da. Eğilip odunları toplamaya başladı. Sonra çalıların arasından bir ses duydu. Bir an için irkildi. Ancak rüyasında korkmadan yoluna devam etmesi gerektiğinin söylendiğini hatırladı ve o tarafa yöneldi. Çalıları kenara çektiği anda dev bir timsah üzerine atıldı ve Minku’yu kolundan yakaladı. Minku ne yapacağını bilemedi. Kendisini çok çaresiz hissetti ve yolun sonuna geldiğini düşündü. Pençeleri bu timsahın kalın derisi için fazla yumuşaktı, ona zarar vermesi mümkün değildi. Timsah çenesini biraz daha kenetlediğinde canı çok yandı. Can havliyle ayak bileklerindeki mahmuzlardan birini timsaha sapladı ve farkında olmadan içindeki zehri timsaha zerk etti. Bu timsah için öldürücü bir zehir değildi ancak canını fazlasıyla yakmış olacak ki sivri dişlerini Minku’nun kolundan çıkarıp hızla nehre koştu ve kendini suya attı. Ardından eski yerine geri dönen Minku ateş yaktı ve uyumak üzere yattı.

İşte, yine aynı yerdeydi. O su kaynağının yanında. Çevresinde yine aynı hayvanlar vardı. Ancak bu kez hepsi sevinç içindeydi. ‘Başardın Minku! Başardın!’ diyerek coşkuyla çığlıklar atıp dans ediyorlardı. Minku da bu sahne karşısında neşelenmişti, neler olduğunu sordu. Emo kuşu öne çıktı ve 'Başardın Minku! Avlanırken köpek balığındaki alıcıları ve timsahın saldırısında da vatosun kuyruğundaki zehri kullandın. Potansiyelini ortaya koydun ve hepimizi özgür kıldın. Yolculuğun tamamlandı. Artık sen de özgürsün, Uyandığında kim olduğunu görebileceksin ve bizler de kendi bedenlerimizle yanında olacağız. Şimdiyse dans zamanı, hadi durma, sen de aramıza katıl!’ Minku’da bu duruma çok sevindi fakat ardından duraksayıp ‘ Bir dakika çocuklar, sanırım sevinmek için biraz fazla acele ediyoruz.’ dedi. Emo bu çıkışa şaşırarak, ‘Neden Minku?’diye sordu. Minku gözlerini devirerek çünkü senin özelliklerine dair hiçbir şey yapmadım emo!’ dedi. Bunu duyan hayvanlar birden kahkahalarla gülmeye başladı. Minku şaşırarak ve biraz da sinirlenerek ‘Hey kesin şunu, neden gülüyorsunuz?’ dediğinde tüm hayvanlar hep bir ağızdan, ‘Çünkü sen bir yumurtadan doğduuuun!’ diye bağırdılar. Ardından ise  bu şen kahkahalara ve danslara Minku da eşlik etti.

Allunga yani güneş yüzünü göstermiş, sabah olmuştu. Minku uyandı ve gözlerini ovuşturdu. Ardından yüzünü yıkamak için nehre doğru eğildi. Ancak sudaki yansımasını görünce gözlerine inanamadı. Karşısında sanki başka biri vardı. Büyük burnu ve dudakları normalleşmiş. Kürküyse kaybolmuştu. Ardından ellerindeki ve ayaklarındaki pençelerin ve  perdelerin artık yerlerinde olmadığını gördü. Üstelik tüm bu değişiklikler bir yana, inanılmaz derecede yakışıklı olduğunu fark etti. Olup bitene bir türlü inanamıyordu ancak sevinçten neredeyse aklını yitirecekti. Ayağa kalkıp zıplamaya, dans etmeye başladı, bir yandan da yanaklarından mutluluk gözyaşları süzülüyordu. Sonra aniden, kendisini birinin izlediği hissine kapıldı.

Arkasını döndüğünde o güne dek hiç görmediği ve en az eski hali kadar garip bir hayvanla karşılaştı. Ona doğru yaklaştı ve ‘Sen de neyin nesisin böyle?’ diye mırıldandı, hemen arkasından ikinci şoku yaşayacağını bilmeden. Hayvan dile geldi ve ‘Merhaba Minku, ben bir ornitorengim. Arkadaşların senin yapabildiklerini gördükten sonra bir arada yaşamalarının kendileri için daha avantajlı ve güzel olabileceğini düşünerek tam dünyaya gelecekleri anda fikirlerini değiştirdiler. Düş Zamanı’ndan, dünyada da bir arada ve tek bir bedende yaşamak istediklerine dair bir dilekte bulundular. Bu şekilde görünür kılındım ve sanırım pek de fena değiliz ha, yani değilim demek istedim. Buna alışmam biraz zamanımı alacak sanırım. ‘dedi ve gülümsedi. Ardından vedalaştılar ve ornitorenk nehre atlayıp gözden kayboldu.

Minku kabilesinin yanına dönmek üzere yola koyuldu. Gün batımında köyüne yaklaşırken gözlerini Attanga tepesine çevirdi ve orada kendisini beklemekte olan Amarina’yı gördüğünde çok sevindi. Ona doğru seslenip el salladı. Ancak bir karşılık alamadı.  Minku bunu fark edince Amarina’ya küçük bir oyun oynayarak kendisi hakkında neler hissettiğini öğrenmeye karar verdi.  Ona doğru birkez daha seslendi ve ‘ Merhaba genç ve güzel kız, ben doğudaki Akadinga kabilesinden geliyorum. Burada Minku isminde bir ucube olduğunu duydum ve merak edip görmek istediğimden yolumu bu yöne çevirdim. Gulvingu Kabilesinin yaşadığı yeri biliyor musun?’. Amarina bunun üzerine ‘Elbette biliyorum genç adam, ben de Gulvingu kabilesinin bir üyesiyim ancak sözlerine dikkat et, yoksa elimde gördüğün bumerangla hiç acımadan kafanı patlatabilirim. Çünkü bahsettiğin kişi benim sözlümdür, onu çok seviyorum ve yakında onuna evleneceğiz.’ dedi. Minku bu sözleri duyduğunda kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Bumeranga gerek kalmadan adeta mutluluktan ölecekti. Oyuna daha fazla devam edemedi, biran önce ona koşup sarılmak istiyordu. Bu kez ona, ‘Hey Amarina, beni tanımadın mı, benim Minku!’ diye seslendiğinde Amarina gözlerine inanamadı. Tepeden aşağıya heyecanla indi. ‘Minku, gözlerime inanamıyorum bu gerçekten sen misin? Sen… Sen çok değişmişsin. Ve itiraf etmem gerekir ki inanılmaz yakışıklı görünüyorsun.’ dediğinde, Minku sevinçle parıldayan gözleriyle Amarina’nın gözlerine baktı ve ‘Elbette benim Amarina ve ben de seni çok seviyorum. Karım olmanı istiyorum.’ dedi. Amarina çok mutlu oldu, Minku’yu zaten çok seviyordu ancak bu yeni haliyle ona bir kez daha aşık olmuştu.

Birlikte köye döndüler. Torun Minkubaraje başından geçenleri önce annesi ve babasına ardından tüm kabileye anlattı. Ve kabile üyeleri artık onun lanetli olmadığına karar verip büyük bir memnuniyetle aralarına kabul etti.

Amarina ile Minkubaraje büyük bir törenle evlendi ve tam 7 çocukları oldu. Minkubaraje, çocuklarına, sahip oldukları tüm potansiyeli açığa çıkarmaları için asla korkmadan, ellerinden geleni yapmaları gerektiğini, kendilerini başkalarının söyledikleriyle değil ancak bu şekilde bilebileceklerini ve gerçekte kim olduklarını öğrenebileceklerini söyledi. Ve hiçbir zaman pes etmeden yollarına devam etmelerini, en zor anlarında dahi düş zamanına güvenmelerini öğütledi. Ömür boyu sağlıklı, mutlu ve huzur dolu bir hayat yaşadılar.   


15 Nisan 2016 Cuma

BİR KADIN TANIDIM

‘Bir kadının en güzel süsü gülümsemesidir.’ Kim, ne zaman, niye söylemiş bilmiyorum ama bu cümleyi pek çok defa duymuştum. Hoş fakat klişe olan binlerce cümleden biriydi benim için. Ta ki üniversitedeki bir hocam sayesinde tanıştığım ve kendisiyle -çok değil- 2 saat kadar vakit geçirdiğim o süslü kadınla karşılaşana dek.

İtiraf etmeliyim, çok etkilenmiştim. ‘Parkta oynayan yaramaz çocukların coşkusu, baharın gelişini daldan dala zıplayarak kutlayan bir serçenin neşesi gibiydi gülümsemesi.’ demek istiyorum, ancak bu satırları okuyanlar için o gülüşü, bu teşbihlerle anlatmak en az, ‘Bir kadının en güzel süsü gülümsemesidir.’ cümlesi kadar klişe olacak diye korkuyorum. O gülüşün içime sinmesi gibi içime sinmiyor. Ne o çocuksu coşku ne de o zarif neşe, gördüğüm gülüşü ve gülüşle birlikte takınılan tavrı anlatmaya  yetmiyor. Görülmeden anlaşılabileceğini de hiç sanmıyorum.

Evet, o zarif ve süslü kadının en güzel süsüydü gülümsemesi. Çünkü onunla geçirdiğim o iki saatte fark ettim ki o gülümsemenin içinde, her tarafımızı sardığını fark edemediğimiz yaşamın tüm değer ve güzellikleri ve o değer ve güzellikleri ısrarla anlatmalarına rağmen, gün be gün unuttuğumuz tüm kelimeler vardı. Aslında ne o kelimeleri unutmak mümkündü ne de çevremizdeki değer ve güzellikleri görmezden gelerek yaşayabilmek. Çünkü bunların yeri aklımız değil kalbimizdi, vicdanımızdı ve asıl unutulan da buydu. O kadınsa bunun farkındaydı.

Elbette yaşam sadece güzelliklerden ibaret değildi. Hüzün ve acı da vardı. Ve hayatın içindeki değer ve güzellikleri fark edebilecek o kalbe sahip olabilmenin yoluysa başkalarının hüzün ve acılarını anlamaktan hatta onları bire bir yaşayabilme yürekliliğini gösterebilmekten geçiyordu. O kadın bana o iki saatte bu gerçeği bir kez daha hatırlattı.

Ulaşabileceğim birisi olsaydı, yanında olmak isterdim. Hatta tüm engellere rağmen onunla daha fazla vakit geçirebilseydim kendisine aşık bile olabilirdim. Bu engeller, kendisinin bir Güney Koreli olması dolayısıyla onunla aynı dili ve kültürü paylaşmamamız değildi. Ve itiraf etmeliyim ki kendisinin annem yaşında olması da benim için bir engel teşkil etmiyor ve bundan utanmıyorum. Çünkü o gülümseme, her yaştan, her milletten, her cinsiyetten, her karakterden insanı kucaklayabilecek bir gülümsemeydi.

Asıl engel neydi biliyor musunuz? O kadın, Güney Kore yapımı olan ve yönetmenliğini Chang-dong Lee’nin üstlendiği Poetry / Şiir isimli  filmde,  Jeong-hie Yun adlı aktris tarafından büyük bir başarıyla canlandırılan Mija karakteriydi.

Yine de ben bir kadın tanıdım. Süslüydü. Ama en güzel süsü, kalbinin aynası olan gülümsemesiydi.   

14 Nisan 2016 Perşembe

ZEUS ve HOWARD HUGHES



Mitoloji, insanların, varoluşu açıklama ve insanın varoluş içindeki yerini ve amacını anlayabilme güdüsünden dolayı yaşadığı iç çatışmalar sonucu yaptığı çıkarımlar ve bu çıkarımların aktarılabilmesini sağlayan söylencelerdir.

İnsanların, varoluşu ve onun bir parçası olan insanı yani kendilerini bilme ve anlama güdüsü, zaman içinde -bu amaçla kullanılan disiplinler ve araçlar değişse de- günümüzde de aynı iştahla varlığını sürdürmektedir.

Ben de bu yazıda, mitolojik bir karakterin çağdaş bir karakterle ilişkilendirilerek hangi niteliklerinden ötürü bu iki karakteri birbirleriyle bağdaştırdığımı ortaya koymaya çalışacağım ve bu amaç doğrultusunda -başlıktan da anlaşıldığı üzere- Zeus ve Howard Hughes karakterlerini ele alacağım.
 
Karakterlerden biri, yani Zeus, hemen hemen herkesin hakkında az çok bilgi sahibi olduğu bir isim; Howard Huges ise toplumun tamamının tanımadığı ancak yaşadığımız yakın döneme damgasını vurmuş ünlü ve ilginç bir kişidir. Bu iki karakter ve hikayeleri, birbirlerine bire bir benzemese de bir çok ortak yönleri olduğunu söylemek mümkündür. Buradan hareketle ilkin Zeus, ardından da Howard Huges hakkında benzer yönlerine ağırlık verecek şekilde bilgiler vermeyi ve son olarak bu iki karakter arasındaki benzerlikleri netleştirmeyi uygun görüyorum.

Zeus, göklerin hakimi! Kronos'un ve eşi Rhea'nın en küçük çocuğu ve oğludur. Yunan mitolojisindeki en güçlü ve önemli tanrıdır. Göklerin, şimşeklerin ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir.

Başlıca sıfatları ise şöyledir: Nephetegereta: Bulutları devşiren; Homeros destanlarında Zeus'un adına en çok eklenen kalıp sıfattır. Hypsibremetes: Göklerde gürleyen. Asteropetes: Şimşek savuran.Erigdoupos: Uzaklarda gürleyen, uzaklardan gürleyen, asıl anlamı, gök gürültüsü, uzaktan duyulan, yankılanan.  (Erhat, 1996: 295)

Zeus’un, tanrıların kralı olma serüveni ise şöyle anlatılır: Toprak Ana (Gaia) Kiklopları ve Hekatonkheir'leri doğurduğu halde, Uranüs hepsini çıkar çıkmaz Gaia'nın karnına geri tıkmakta, ve böylece onu inletmektedir. Gaia bir düzen kurar ve o düzeni oğlu kurnaz Kronos'un eliyle gerçekleştirir. Uranüs'ün devrilmesiyle hakimiyet Kronos'a geçer. Tahta geçer geçmez yaptığı ilk iş, Hekatonkheirleri ve Kiklopları hapsedildikleri Tartaros'tan kurtarmak olur. Ama o da, başa çıkamadığı devleri tekrar cehenneme kapar. Kronos da kardeşi Rhea ile evlenir. Ve sırasıyla Hestia, Demeter, Hera adlı üç kızla Hades, Poseidon ve Zeus adlı üç oğlu olur. Ancak Uranüs'e yaptıklarından ötürü aynı karşılığı çocuklarından göreceğinden korkarak doğduklarından sonra çocuklarını yer. Bundan sadece Gaia'nın öğütleri ile Rhea'nın düzeni sayesinde Zeus kurtulur.

Rhea, Zeus'u yanına alarak Girit Adası'nda İda Dağı'nın tepesine çıkar. Orada Gaia çocuğu alır ve onu bir mağaranın dibine saklar. Olgunluk çağına gelince Zeus, saklandığı mağaradan çıkar. Ve savaşa hazırlanır. İlk iş olarak yer altı ülkesine gider ve Kronos'un hapsettiği kiklopları ve elli başlı, yüz kollu hekatonkheirleri serbest bırakır. Kikloplar ise buna karşılık yıldırımlarını hediye eder. Savaş, Kiklopların hekatonkheirlerle birlikte devasa büyüklükteki kayaları gökyüzündeki titanlara savurmasıyla başlar. Her bir hekatonkheir, yüz koluyla aynı anda yüz taş atabildiğinden aynı anda çok büyük miktardaki iri kayayı titanlara atarak onları geri püskürtürler. Bu esnada Zeus da şimşekleri ile Titanlara saldırır. Sonra da Kronos ve titanları gökten kovup dünyanın dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına, Tartarus'a atar ve babası Kronos’un tahtını kazanır.
Zeus’un en bilinen özelliklerinden biri ise çapkın oluşudur. Tanrı Zeus, Yunan Tanrıları arasında en çapkın Tanrı'dır. Öyle ki çapkınlığı tanrıçaları, kadınları, nemf'leri, titanları bile kapsamaktadır. Yaptığı kandırmacalar ile herkesi elde edebilmektedir. Kız kardeşleri Hera ve Demeter'in yanı sıra kendi kızı Persephone'ye bile aşık olmuş hatta ondan Zagreus isminde bir oğlu olmuştur.  İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Antiope için satir, Aegina için ateş, Danae için altın yağmuru, Alkmene için kocasının kılığına, Hera için guguk kuşu, Callisto için Bakire Tanrıça Artemis'in kılığına, Mnemosyne için yakışıklı bir çoban, İo için bulut, demeter için yılan, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir.

Gelelim Howard Hughes’a.

Howard Hughes, göklerin hakimi! ABD'li iş adamı, havacı, film yönetmeni, film yapımcısıydı ve dünyanın en varlıklı insanlarından biriydi.

Babasının asıl serveti, petrol çıkarmada kullanılan ve kendi buluşu olan bir sondaj aletinin patenti olan Hughes, 19 yaşındayken babasından miras kalan inanılmaz bir servetin sahibi oldu ve bu servete konup "Hughes Tool" şirketinin başına geçmek için, yasaların saptadığı 21 yaş sınırını beklemedi; dava açtı ve şirketlerin başına geçti. Artık tüm gelecek onundu. Birkaç yılda önemli kazanç sağlayıp 1930'da sinema, 1931'de içki sanayiine girdi. Daha sonra havacılığa yöneldi.

Ardından, iki büyük merakını birleştiren çılgın bir projeye daldı: İlk savaşta iki pilot arkadaşın serüvenlerini anlatan "Hell's Angels- Cehennem Melekleri" adlı savaş ve pilot filmi. Bu filmin olabildiğince gerçekçi olmasını, hiçbir sinema hilesi içermemesini istiyordu. Öyle ki, filmdeki uçak sahnelerinin etkileyici olması için gökyüzünün bulutlu olması gerekiyordu ve bunu en iyi şekilde tespit edebilmek için bir meteoroloji uzmanını işe aldı. Sonunda da istediğini elde etti ve bu film, perdedeki en unutulmaz hava savaşı ve uçuş cambazlığı içeren filmlerden biri olarak sinema tarihlerine geçti.

1938'de kendi düşüncesine göre hazırlanmış bir uçakla rekor sayılacak bir sürede (3 gün, 19 saat) dünyanın çevresini dolaştı. TWA Havacılık Şirketi'nin hisse senetlerinin dörtte üçünü ele geçirerek bu alanda söz sahibi oldu.

II. Dünya Savaşı sırasında top ve askeri uçak yaptı. Kendi zamanında dünyanın en büyük uçağı olan H-4 Hercules'i yaptı ve bir kez de olsa uçurdu. Tüm bu çabalar sırasında çeşitli kazalar geçirdi, bizzat kullandığı uçaklar düştü, ölümlerden döndü. Ama hep hayatta ve ayakta kalmayı başardı. 1950 yılında Howard Hughes dünyanın en zengin insanı oldu. Serveti günümüzün parasıyla 12,8 Milyar Dolar olduğu anlaşıldı.

Yaşamı boyunca film yapımcısı, yönetmen, pilot, politikacı gibi pek çok unvana sahip bulunan Hughes, tüm dünyayı dolaştı. Dönemin ünlü yıldızlarıyla başlayan ve tüm basına malzeme olan ilişkileri: Jean Harlow, Bette Davis, Ginger Rogers. Ve de üç yıl boyunca fırtınalı bir ilişki sürdürdüğü büyük aşkı Katharine Hepburn... Kendisi her zaman yeni aşklar peşindeydi. Rita Hayworth, Lana Turner, kendi keşfi olan Faith Domergue, derken güzeller güzeli Ava Gardner. Son büyük aşkı, esmer güzeli Jean Peters olduve onunla evlendi. Bu evlilik 1957'den 1971'e dek sürdü. Annesinden müthiş bir titizlik ve "mikrop korkusu"nu miras almış olan Howard Hughes, obsesif kompulsif bozukluğu nedeniyle çevresindekiler ile sürekli sorunlar yaşadı. 1958'de son kez basının karşısına çıktı, sonra tümüyle evine kapandı ve bir daha ortalarda gözükmedi. 1976 yılında, uzun hastalık dönemlerinden sonra 71 yaşında öldü. Hayatını gökyüzüne adamış bu adamın ölümü de Meksika'nın Acapulco kentinden Amerika'ya uçarken gerçekleşti.

Bu iki karakterin hikayelerine baktığımızda:

Zeus doğduktan sonra, babası Kronos’un onu yutmaması için, annesinin aracılığı ile bir mağara da saklanmış, tüm tehlikelerden uzak tutmak adına adeta karantinaya alınmıştır. Huges da temizlik takıntılı annesi tarafından, aşırı korumacı ve titiz bir şekilde, adeta karantinaya alınmış biri gibi yetiştirilmiştir.   

Zeus, babası Kronos’ un hükümdarlığını, gücünü ve zenginliğini devralmıştır. Ve bunu, yerin derinliklerindeki Tartoros’ta hapsedilmiş olan Hekatonkheirleri ve Kiklopları yeryüzüne çıkarmasıyla elde etmiştir. Howard Hughes da babasının mirasını devralmıştır ve bu miras yerin derinliklerindeki petrolü çıkarmada kullanılan ve babasının buluşu olan bir sondaj aletinin patentidir.

Zeus’un lakabı da Howard Hughes’un lakabı da ‘göklerin hakimi’ dir. Zeus’un sıfatlarından biri  olan ‘nephetegereta’, bulutları devşiren anlamına gelmektedir ve Homeros destanlarında Zeus'un adına en çok eklenen kalıp sıfattır. Devşirmek: bir araya getirmek, derlemek, toplamak anlamına gelen bir kelimedir. Hughes da, Cehennem Melekleri filmi için, bulutların bir araya geldiği bir anı elde etme adına çaba sarf etmiş, bir meteoroloji uzmanı görevlendirmiş ve istediğini elde etmiştir. Bir anlamda, o da bulutları devşirmeyi başarmıştır.

Bu iki karakter arasındaki bir diğer benzerlik ise çapkınlıklarıdır. Zeus, birbirinden güzel çok sayıda tanrıçayla birlikte olmuştur. Aynı şekilde Hughes da, güzellikleri ve şöhretleri nedeniyle günümüz dünyasının erişilmezleri yani bir anlamda tanrıçaları olan pek çok kadın aktristle birliktelik yaşamıştır.

Zeus dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri, Miken kralının kızı Alkmene’den olan yarı tanrı oğlu Herakles yani Hercules’tir. Hughes’un Hercules adında bir oğlu olmasa da uğruna harcanacak emek ve para nedeniyle adeta bir oğul yerine geçebilecek H-4 Hercules uçağı vardır. Bu uçak, o zamana dek yapılmış en büyük ve en güçlü uçaktır. Dünyanın en güçlü insanı olan Hercules’in ismi de ona, bu nedenle verilmiştir.

Gördüğümüz üzere, üzerinden binlerce yıl geçmiş olsa da varoluşu ve onun bir parçası olan insanı anlamak adına oluşan mitoloji, bu açıdan bizlere, hala ipuçları verebilmekte; içerdiği hikayeler ve karakterler, halen, çağımızdaki hikayeler ve karakterlerle paralellikler gösterebilmektedir. Öyle inanıyorum ki insanlık var oldukça da bu işlevini sürdürmeye devam edecektir.




KAYNAKÇALAR

https://tr.wikipedia.org/wiki/Kronos

https://tr.wikipedia.org/wiki/Zeus

https://tr.wikipedia.org/wiki/Howard_Hughes

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/02/26/cpsabah/gnc105-20050220-102.html

Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Altıncı Basım, Remzi Kitabevi Yayın, İstanbul, 1996
 


15 Şubat 2016 Pazartesi

KİM YAZMIŞ BU SÖZLERİ



Seneler sürer her günüm,
Yalnız gitmekten yorgunum;
Zannetme sana dargınım,
Ben gene sana vurgunum.

Başkalarına gülsem de,
Senden uzağa kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.

Birçok defa işitmiştim bu dizeleri. Biliyordum bu şarkıyı. Bu ülkede doğup büyümüş çoğu insan gibi. Ama günlerden bir gün, bu dizeleri gerçek anlamda duyacağımı, sanki ilk kez benim ağzımdan dökülüyorlarmış gibi içimden çıkacaklarını bilmiyordum. Tıpkı bu dizelerin aslında Sabahattin Ali’nin bir şiirine ait olduğunu bilmediğim gibi. Bu şiirdeki gibi çaresizce ama inadına sevmem, yalnızlıktan yorulmam ama yine de bir kişiye bel bağlamam gerekiyormuş onunla tanışmam için sanki.

Öyle bir günde tanıştım Sabahattin Ali ile. Bundan altı-yedi yıl kadar önce. ‘Kim yazmış bu sözleri?’ diye bakma ihtiyacı hissettikten hemen sonra. Edepsizlik etmek istemem ama bunlar elbet ahım şahım sözler değildi. Öyle ya, ne sözler, ne şiirler vardı bu dünyada. Ama yine de farklı olan bir şey vardı. ‘Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur.’ derler ya hani, demek gök kubbe altında yaşanmamış duygu da yoktu; ki söz dediklerimiz de yaşadıklarımızın bize hissettirdiklerinin içsel bir simya ile dışa vurulması, görünür kılınması değil miydi? Öyleydi elbet, yoksa benden yıllarca önce yaşamış birinin, kendi kelimeleriyle benim duygularımı, benim içimden çıkarıp dudaklarımdan dökebilmesinin daha başka nasıl bir izahı olabilirdi ki?

Yıllar sonra ise garip bir tesadüf ilişti gözüme. 25 Şubat’ta doğmuştu o da. İnanmazdım böyle safsatalara. Ama insanız ya işte, bayılıyor enteresan bağlantılar kurmaya, büyülü örüntüler yaratmaya. Hemen kapılmadım elbet, ayak diremeye de bayılıyordu insan böyle durumlarda. Öyle ya, bir şarkının sözleri kadar bestesi de önemliydi, insanı yakalamada. Ona da baktım. Ali Kocatepe, 25 Şubat. Aklım çelinmeye başlamıştı artık. Araştırdım Sabahattin Ali’yi, eserlerini okudum kısmen. Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf...

Okudukça ürperdim kitaptaki karakterlerden. Kötü şeyler düşündükleri, söyledikleri ya da hissettikleri, korkutucu kararlar aldıkları ya da korkutucu eylemlerde bulundukları için değil - kaldı ki kötücül karakterler de değillerdi. İnsana dair psikolojik çözümlemelerinin, düşündüklerinin neredeyse aynılarını ben de düşündüğüm için, söylediklerinin aynılarını ben de söylediğim için, hissettiklerinin aynılarını ben de hissettiğim için, kararlarımın ve eylemlerimin onlarla ne denli yakın olduğunu gördüğüm için ürperdim. Ve söz konusu yakınlığı, bu karakterlerin birbirlerine ne kadar zıt olduklarını görmeme rağmen sağladığımı görünce de korktum. İşin komik tarafı, o korkuları da yine o karakterlerin birbirlerinin korkularını yok ettikleri çözümlemelerle, gerçeği yüze çarpan sözleriyle yok ettim, tıpkı kimi zaman kendi korkularımı kendi sözlerimle anlamsızlaştırıp yok ettiğim gibi. Mesela bu benzerliklerden dolayı acaba bende çoklu kişilik bozukluğu mu, yoksa başka bir psikolojik rahatsızlık mı var diye kaygılandım bir ara, sonra,
Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi…’ satırlarıyla karşılaştım. Kimi zaman da korkularımı yok ettiğim sözlerimin, gönlümü eylemekten başka bir anlamı olmadığını fark ettim. Tıpkı, yirmi dokuzuma birkaç ay kala, otuza yaklaştığımı fakat hayatta hiçbir şey yapmadığımı düşünerek hayıflandığım, utandığım, üzüldüğüm ancak kötü bir şey yapmadığımı düşünerek kendimi avuttuğum zamanlarda, ‘Otuza yaklaşmaktayım… Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlara kadar ‘Fena bir şey yapmıyorum ya!’ der ve kendimi temize çıkarmaya çalışırdım. Fakat hadiseler gösterdi ki, fena olmayışım tesadüf eseriymiş, fırsat düşmemiş, zaruret olmamış. Nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var… Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor… Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur…’ cümleleriyle karşılaşmam gibi. Bunlar gibi daha onlarca örnek yazabilirim. Yazının başındaki ‘Eskisi Gibi’ adlı şiirini gerçekten hissedebilmeme neden olan kadını ilk gördüğümde düşündüklerimin, hissettiklerimin, Raif Efendi’nin Maria Puder’in otoportresini gördüğü zaman düşündükleriyle, hissettikleriyle ve ilk defa bir ruhu olduğunu öğrenmesiyle olan benzerliği gibi.

Aşka, sevgiye, iyiye ve kötüye, insan olarak sahip olduğumuz acziyete ve ihtişama bakış açılarımızın benzerliği, beni gerçekten çok etkilemişti. Elbette tüm insanlar benzer şeyler yaşar; benzer arzular ve korkular, benzer sorular ve cevaplar... Zannederler ki, herkes aynı dünyada bambaşka bir hikayeye sahiptir. Oysa ki hikayeler aynı, farklı olan ise dünyalardır. Ama sanki bazılarının dünyaları da, aynı olmasa bile benzer olamaz, bu yakınlık da ordan doğamaz mıydı? Sabahattin Ali’nin yarattığı dünyalarda kendimi bulmam belki de biraz bu yüzdendi. Oradan devam ettim ben de. Hayat hikayesini okudum. Çocukluğunu, gençliğini, yaşadığı sıkıntılı günleri, insana ve hayata dair hakikatleri korkmadan söyleme, mazlum Anadolu insanının yanında olma mücadelelerini... Belki de hakikate olan tutkusuydu onu Aziz Nesin’le dost kılan. Ve ‘Bir Orman Hikayesi’ isimli öyküsünü, Nazım hikmet’in övgü dolu sözlerle okurlara sunmasının nedeniydi, yerini mazlumlardan yana seçmesi.

Anladım ki dünyalarımız pek de hatta hiç de aynı değildi onunla ama dünyalarımızda yaşadığımız hikayelere bakış açımız benzerdi. Elbette bu durumu belirtmekteki amacım kendime örtülü bir paye biçme midesizliği değil. Ve bu yazıya Sabahattin Ali’yi anlatmak üzere başlasam da daha çok kendimi ön plana çıkardığım gibi bir hava sezinlenebilir. Ancak vicdanen rahatım. Kanımca tüm gerçek edebiyatçıların istediği de zaten budur; insanın kendini, duygularını, düşüncelerini tanıması, bilmesi, birey olarak kendine hakkını vermesi, ki bu şekilde o insan, yaşadığı topluma ve insanlığa faydalı olabilsin. Sabahattin Ali, ondan bahsetmeye çalıştığım bu yazıda, en az kendisi kadar kendimden de bahsetmeme neden olmuş bir edebiyatçıdır benim için. Ve ilk kez benim ağzımdan dökülürmüşçesine içimden çıkan o sözlerin sahibidir.


5 Ocak 2016 Salı

POPÜLER KÜLTÜR ve DİL DEĞİŞİMİ ÜZERİNE


Çocuk: - Anneee! Bana bi waffle kotarır mısın?
Anne: - ‘Tabii ki de’ kotarırım ‘tatlişko’m ama şu an babanın drinkini hazırlıyorum, o zamana kadar sen de homeworkünü içselleştir.
Baba:  Baby, nerde kaldı benim drinkim, valla taşikardim tuttu.
Anne: Ups, Ok aşkitom geldim, relax. Bu kadar acitasyona ne gerek var!
Baba: Yeah! Adamsın baby, adamın dibisin, thanks! Bütün gün ofisteki o vizyonsuz koordinatörlerle uğraşa uğraşa down oldum resmen!
Anne: Hiç sorma, bu sabah bizim departmanda da creative director terör estirdi yine. Bütün motivasyonum düştü. Kendi yapabilitesi perfect sanki! Neyse ki öğlen yeni açılan fast food restoranına gittik de kendime geldim, çok ‘keyifli’ bi ‘suşi’ydi, inanılmaz fresh bi lezzeti vardı!
Baba: Evet ya, ben de denedim orayı; süperdi! ‘Suşi’ ‘candır’ yaa!
Çocuk: Mamiiiii, hala kotaramadın mııı?

Kimilerinize çok garip gelmiş olabilir bu diyaloglar, pardon konuşmalar. Ne pardonu ya hu; afedersiniz! Kimilerinize ise egzajere edilmiş… Afedersiniz, abartılmış gibi gelebilir.
Görüyorsunuz değil mi; öylesine kıskaca alınmışız ki popüler kültürün yarattığı dil değişimine dair bir yazı yazmak bile neredeyse mümkün değil!

Peki, gökten zembille inmişçesine karşımıza çıkan bu kelimeleri, hiç yadırgamadan dilimize, günlük yaşantımıza, kendimize, özümüze dahil etmemiz; adeta, tutkunu olduğumuz futbol takımımıza alınmış yabancı ve ünlü bir futbolcuyu havaalanında karşılamaya gidip öz evladımızı bağrımıza basarcasına kucaklayabilemiz durumu nasıl mümkün olabiliyor?

Ve bu kelimeler, niçin, tutkalı tükenmeyen bir çıkartmaymışçasına, olur olmadık her durumda, her duyguda, her cümlede kullanılabiliyor? Örneğin: keyifli, adamsın, candır!

Sanki insanlar, keyif verici madde nitelemesindeki keyif kelimesini alıp -popüler kültürün ekmeğine yağ sürercesine- olduk olmadık her eylemin, her olay ve olgunun başına yerleştirmeye ant içmişler. Keyifli film, keyifli yemek, keyifli alışveriş, keyifli brunch, keyifli sohbet, keyifli sergi, keyifli kahvaltı… Sanki ‘keyifli’ kelimesi dışında Türkçedeki tüm niteleme sözcüklerinin kullanımı askeri bir darbe ile ikinci bir emre kadar yasaklanmış.

Peki ya ‘adamsın’a ne demeli! Bilindiği gibi adam kelimesi, bazı kültürler tarafından ilk insan olarak adlandırılan Adem isimli kişiden gelir. Yani adam demek insan demektir. İnsan ise biyolojik olarak hayvanlardan bir farkı olmasa da zekası, ahlaki değerleri ve gelişmiş kültürüyle onlardan ayrı ve üstün tutulan hatta yaşadığımız topraklardaki egemen din İslam'da, yaratılmışların en şereflisi olduğu söylenen varlıktır. Yani adam kelimesi öyle her önüne gelene söylenebilecek kadar basit bir kelime değildir, olmamalıdır da! Aksi taktirde, on binlerce yılda tüm insanlığın ortak emeği ile evrilen ve gelişmeye devam eden bu değerli varlık ve kavram, yani insan ve insanlık, adam ve adamlık, anlamını hızla kaybederek ahlaki değerlerini, zekasını ve kültürünü yitirecektir.

Gelelim -örnek olarak üç tanesini verdiğim- çıkartma işlevli kelimelerden en can alıcısına yani ‘candır’a. Her gün, alınacak tedbirler ve uygulamalarla önlenebilecek kazalar ve felaketler yüzünden yüzlerce insanın hayatını kaybettiği, tedhiş yüzünden 30 yılda 40.000 kişinin öldüğü ülkemizde, popüler kültür ögeleri olan twitter candır, selfie candır, para candır, karizma candır, waffle candır, i-phone candır… Gerçek canın -hani az önce içini boşalttığımızı söylediğim insan denen, adam denen varlığın hayatta kalmasını sağlayan şeyi- dışında her şey candır. Belki tam karşılığı değil ama bu durum, aklıma semantik doygunluk kavramını getiriyor. Bunu çocukluğunuzda fark etmişsinizdir. Bir sözcüğü çok defalar üst üste söylediğinizde, sözcük giderek anlamsızlaşır. Son derece sıradan bir nesne bile, semantik (anlamsal) değerini yitirecektir. Deneyin: "ev ev ev ev ev ev..." diye onlarca defa tekrar edin. "Ev" sözcüğü, tekrarlara başladığınız andaki anlamını büyük oranda yitirecek, adeta anlamsızlaşacaktır. Öyle ki, bir noktadan sonra bu sözcük, size veya sizi dinleyen bir kişiye anlamsız ses öbeğiymiş gibi bile gelebilecektir! İşte psikolojide buna "semantik doygunluk" (semantic satiation) denir. Söylediğim gibi, bu çıkartma kelimelerin kullanım sonuçları, bu psikolojik durumun tam karşılığı olmayabilir ancak toplumun karşı karşıya kaldığı tehlikeyi ortaya koyabilmek adına önemli bir çıkarım olabileceğini düşünüyorum.
 Bazı meditasyon tekniklerinde, olumsuz sözcükler (küfür ve hakaretler gibi) 45 saniye gibi sürelerce tekrar ediliyor; bu sayede sözcüklerin nötrleşmesi ve anlamlarını yitirmesi hedefleniyor. Bu, yaygın olarak kabul gören bir psikolojik tedavi yöntemi olmasa da, bazı insanlar rahatsız oldukları sıfatların ("şişko" ya da "açgözlü" gibi) psikolojik olarak yıkıcı etkisinden arınmak için bu tür yöntemlere başvurulabiliyorlar. Ne dersiniz, acaba biz de kaybettiğimiz canların, içini doldurmadığımız insanlığımızın ve bağımlı bir şekilde tükettiğimiz için asla tatmin olmuş bir keyif hali yaşayamamamızın getirdiği olumsuz duygulardan kurtulabilmek için mi bu kelimeleri ‘çıkartma kelimeler’ haline dönüştürdük ve her yere yapıştırıyoruz?


Yabancı, yabancı olmasa uyduruk, uyduruk olmasa düzgün şekilde kullanamadığımız bu kelimeleri dilimize bu denli absorbe etmek… afedersiniz, emmek –aslında söz konusu durumda, bu kelimenin dilimize ait olmayanını kullanmak zorunda olsak dahi o kelime absorbe değil adsorbe olurdu zira absorbe, bir şeyi içine emmek anlamına gelirken adsorbe bir şeyi dış yüzeyine emmektir, tıpkı suyu emen sabunun dış yüzeyinin cıvıklaşması gibi ve tıpkı bugün, dilimizin görünür kısmının cıvıklaşması gibi- bir başarı mı, milli zekamızın ne denli esnek olduğunun bir göstergesi mi, yoksa tam anlamıyla bir milli felaketin habercisi mi?

Tüm bu sorulara, elimden geldiği, gücümün yettiği kadar cevap vermeye çalışacağım bu yazıda, sağlıksız ve dolayısı ile olumsuz kısmından yakındığımız dil değişimi ve bunun başlıca katalizörü (Ne yazık ki TDK da bu kelimenin Türkçesi yok, yine de bu kelimeyi, bu haliyle kullanmak içime sinmediğinden, ona eş değer bir kelime türetmekten ve önermekten, bir yurttaş olarak kendimi alıkoyamıyorum ki o kelime de ‘tepkimeç’ tir.) olan -kimilerine göre çağın vebası kimilerine göre ise ortak ve evrensel değerler üretebilmenin olmazsa olmazı- popüler  kültürün ne olduğuna dair kısa bir bilgilendirmenin yararlı olacağını düşünüyorum.

Aslında yazının bu bölümüne değişimin ne olduğundan bahsederek başlamak gerekiyor. Toplumlarda değişim kaçınılmaz bir olgudur. Heraklitos “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” sözüyle evrenin belli bir “oluş” sürecine dayalı olarak var olduğunu ve her şeyin değişmeye  mecbur olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Değişim iki yönlüdür. Değişim iyi yönde ise bu bir gelişimdir. Değişim kötü yönde ise buna bozulma ve yozlaşma denebilir. Toplumun kültürel yapısının iyi yönlü bir değişim ile gelişmesi, olması gereken, beklenendir. Ama toplumlararası etkileşim, eskiden güçlü olan toplumların lehinde olduğu gibi, bugün de teknoloji ve ekonomiyi yönlendiren toplumların kültürel yapıları lehinde bir değişim söz konusudur. Toplumun temel yapısını kültür oluşturduğuna göre, bu kavramı ele almakta yarar vardır. Kültür, insanoğlunun doğayı denetim altına almak için yarattığı her şey ve bütün bu çaba sonunda beliren anlamlar, değerler, kurallardır. Burada maddi ve manevi kültür ayrımı ortaya çıkmaktadır. Maddi kültür bütün araç ve gereçleri kapsar. Maddi olmayan kültür ise gelenekler, inançlar ve manevi değerlerle belirlenir. Hiç şüphesiz maddi olmayan kültürün ardında, belirleyici öğe, maddi kültürdür. Maddi kültürün bir parçası olan teknolojinin nasıl kullanılacağını belirleyen öğe de ideolojidir.
Kültürel öğeler bir toplumda ya başka kültürlerden etkilenerek devam etmiş, ya da başka bir kültürel yapının içine kaynaşmış ve bir bileşik hâlini almış ya da o kültürel öğe tamamen başka bir kültürün egemenliğinde eriyip gitmiştir. Kültür; toplumun yaşayış tarzı, tinsel özellikleri, gelenekleri, töreleri, dili, duyuş ve düşünüş birliği, resmi, mimariyi, müziği vb. barındıran tüm sanatsal ürünlerdir. Bir milletin dili, kültürü oluşturan en önemli yapı taşlarından birisidir. Bir milletin diline bakıldığında, o milletin yaşayışı, milli değerleri, gelenekleri daha birçok kültürel özelliğine ilişkin bilgiye ulaşılması mümkündür. Bu kültürel öğenin yapısında meydana gelen gelişim, değişim ve bozulmalarda da aynı şekilde paralellik göstermektedir.

Dil değişimi veya dil dinamizmi bir dilin değişim veya gelişme sürecini belirtir ve dil değişimi tarihsel dilbilimi ile sosyolinguistik'in araştırma alanına girer. Kıyaslama (analoji), başka bir dilden alıntı ve dilde seslerin değişimi kuralı, dil değişiminin asıl itici gücü olarak kabul edilir.

Diller zamanla değişime uğrarlar veya tamamen yok olurlar. Sözcük yazılışlarında, okunuşlarında ya da imla kurallarında oluşan yavaş ve küçük yenilikler birikerek ve büyüyerek bu değişimleri oluşturur. Bir dili konuşan ya da kullanan insanlar yeterince uzun bir süre fiziksel ya da kültürel olarak ayrı yaşarlarsa dilleri farklılaşmaya başlar. Bir lisanı belirgin farklılıklarla konuşan iki insan, birbirlerini anlaya biliyorlarsa ayrı lehçeleri, birbirlerini anlayamıyorlarsa ayrı dilleri konuşuyor olarak kabul edilirler. Dillerin birbiriyle ilişkili olup olmadıklarını anlamakta kullanılan göstergelerden biri de benzer anlamalar taşıyan, benzer yapılı kelimelerdir. Bu şekilde doğal olarak gelişmiş dillerin dışında, yapay olarak geliştirilmiş diller de vardır.

Türkçe zaman içinde aşağıdaki gibi şekillenmiş ve değişmiştir:
- Altay dil ailesi
- Türk dil ailesi
- Güney Dilleri
- Gagavuz Türkçesi (Balkan Gökoğuz Türkçesi) (Türkiye, Avrupa)
- Gökoğuz Türkçesi (Moldova)
- Horasan Türkçesi (İran)
-Türkiye Türkçesi (Türkiye, Avrupa, Kuzey Amerika)

Dil değişimlerinin sebeplerine gelecek olursak: Alman dilbilimci "Peter von Polenz", aşağıdaki durumları dil değişiminin sebepleri olarak adlandırmıştır.

Ekonomi: Ekonomi alanında meydana gelen değişikliklerdir, çünkü konuşmacı veya yazar zaman tasarrufu ve rahatlık sebepleri yüzünden kısaltılmış bir dil kullanır. Günümüz edebiyatında "ekonomi" kavramı bağlam içerisinde bir talebin-kullanmanın-analizin sonucu olarak anlaşılır. O hâlde belirli bir amaca ulaşmak için "kendimi nasıl ifade edebilirim" sorusu akla gelir.

Yenileşim (İnovasyon): Yenilik durumlarında ortaya çıkan değişiklerdir, çünkü yaratıcı ve konformist olmayan faaliyetler için dilin yerleşik yapıları yeterince uygun değildir ve bu yapıların gelişmeye muhtaç olduğu görülür. Yeniliklerin oluşmasındaki ve yayılmasındaki önemli güçler ayrıca şu prensiplerdir; "göze batmak için başkaları gibi konuşma" ve "onlara dâhil olmak için başkaları gibi konuş".

Değişim: Dil kullanıcıları dilin kullanım aracının seçiminde esnektirler. Bu esneklik iletişimsel koşullara ve amaçlara göredir.

Dilsel evrim: Dil kullanımı ve bu dil kullanımının etkisi toplumsal güçler aracılığıyla dil değişimini etkiler.

Aynı zamanda dilin gelişimi biyolojide de geçerli kurallarla takip edilir.

Görüldüğü gibi dil değişiminin ekonomi, yenileşim, değişim ve dilsel evrim gibi sebepleri vardır. Yazımızın konularından biri olan popüler kültür ise neredeyse tüm bu sebeplerin içerisinde etkin bir unsuru olarak kendisine yer edinmektedir. O halde, şimdi de popüler kültürün ne olduğu konusunda kısa bir bilgilendirmede bulunalım.

Popüler Kültürün sözlük anlamı; bir toplumda yaygın biçimde paylaşılan, inançlar, pratikler ve nesnelerdir. Daha politik tanımıyla kitlelerin ya da bağımlı sınıfların kültürünü dile getirmekte kullanılan bir deyimdir. Popüler kültür ile ilgili farklı disiplinler tarafından yapılan tanımların ortak özelliği, popüler kültürün "halka ait" ve "yaygın" olma özelliklerini taşımasıdır. Yaygın olma özelliği ile popüler kültür, geniş anlamda bir gündelik yaşamın kültürü olarak tanımlanır. Belirli bir yaşam tarzının, ideolojik olarak yeniden üretilmesinin ön koşullarını sağlayan popüler kültür, böylece gündelik ideolojinin yaygınlaşma ve onaylanma ortamını da yaratmaktadır. Popüler olarak görünen veya sunulan, gerçekte dünyaya belli
bir açıdan bakmanın ürünüdür ve halkı belli kurallara, görüşlere katılmayı teşvik etmektedir.

Popüler kültür ve dil değişimine dair kayda aldığımız bu bilgilendirmeler ışığında toplu bir değerlendirmede bulunmak gerekirse: Ekonomi alanında meydana gelen değişiklerle oluşan dil değişimi sonucunda bugün sesli harfleri yazmamayı uygun gören bir nesil ortaya çıkmıştır. Örneğin: Slm, nbr, kib, aeo. (Selam, n’aber, kendine iyi bak, Allah’a emanet ol)

Yenileşim ve değişimin sebep olduğu dil değişimine gelecek olursak. Teknolojik aygıtların üretimlerinin dış –ağırlıkla batı- kaynaklı olduğu ve  popüler kültür ile onu destekleyen ideolojilerin de dış kaynaklı olduğu ve amaçlarını gerçekleştirme adına söz konusu teknolojik aygıtları kullanıyor olduğunu düşündüğümüzde, 
dilin kullanım aracının seçimindeki esneklikle bu aygıtları kullanan ve onları üretenlerin ideolojilerine yönelik koşullara ve amaçlara maruz kalan milletimiz de "göze girmek için başkaları gibi konuş" ve "onlara dâhil olmak için başkaları gibi konuş" kalıplarıyla hareket ederek dilimizin olumsuz anlamda değişimine neden olmaktadırlar. Bu olumsuz değişim sebebi, yabancı sözcüklerin dilimize girmesinin başlıca nedenidir.

Yabancı sözcüklerin dilimize girmesinden bahsetmişken size önce bir soru sormak, ardından da geçtiğimiz günlerde ekranlara yansıyan bir haberden bahsetmek istiyorum. Sizlere, tansiyon, ofsayt, sansasyon, koalisyon, sterilizasyon, senkronizasyon, spekülasyon, prezantasyon, kalibrasyon, opsiyon, flu, racon, rest, rehabilitasyon, dezenformasyon, manipülasyon kelimelerinin geçtiği bir şiir okuyacağımı ve bu şiirin hangi milletin edebiyatına ait olduğunu sorsam cevabınız ne olurdu? Eminim ki yüzde doksan dokuzunuz, bana, Fransız cevabını verirdiniz. Ancak bu yanlış bir cevap olurdu zira bu kelimeler, Uğur Işılak isimli AKP milletvekilinin, şu sıralar ülke gündemini meşgul eden ve tüm çabalara rağmen henüz bir sonuca varamayan koalisyon görüşmeleri hakkında yazdığı şiirde geçiyor. Ve ne acıdır ki bu şahıs, kendisinin bir Türk Halk Ozanı olduğunu söylüyor, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında Türk Milleti’nin verdiği oylarla milletvekilliği yapıyor ve bir Türk Halk Ozanı’nın ilk kez koalisyona dair bir şiir yazdığını söyleyerek kendisiyle övünebiliyor. Aslında buna bile şaşıramıyoruz zira artık meclise parlamento, milletvekiline parlamenter, bakanlar kuruluna kabine, yasala legal, yasa dışına illegal, öndere lider, fikir birliğine konsensüs denilen bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısı ile şiirde geçen kelimelerin mesleki terimler olduğunu söyleyerek bu dil katliamını örtmeye çalışmak gerçekçi bir yaklaşım olamaz.

Dilsel evrimin neden olduğu dil değişiminde ise toplumsal güçlerin etkili olduğu söylenmiştir. Günümüzde, toplumsal güçleri, popüler kültürü kullanan hakim ideolojiler yönlendirdiğinden, dil değişiminin nedenlerinden biri olan dilsel evrimi, olumlu bir dil değişimi sebebi olarak görebilmek mümkün değildir. Zira bugün, toplumsal güçleri oluşturan unsurlar medya, sosyal medya, sinema, müzik, reklamlar gibi popüler kültürü yaymakta kullanılan unsurlardır. Bugün dilsel evrim bir yana, devrimler, ülkelerin yönetim şekli değişiklikleri dahi bu toplumsal güçler kullanılarak yapılmaktadır. Bunun en yakın örneği ‘Arap Baharı’ safsatasıdır.

Dilsel evrimin sebep olduğu dil değişiminin sağlıklı bir örneği ise  Atatürk’ün dil devrimidir ve Atatürk’ü destekleyen toplumsal güç Türk Milleti’dir. Bu devrimin ilk işareti Atatürk’ün 1930 yılında Sadri Maksudi Arsal’ın bir kitabına yazdığı sunuş yazısıdır. Bu yazının her cümlesi dikkatle incelendiğinde, dilin Atatürk için ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Bu sunuş yazısı, ‘Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.’ cümlesiyle biter. Rejim değişiklikleri ve ‘Arap Baharı’ndan bahsetmişken şunu söylemek gerekir ki dil bağımsızlığı ülke, ulus bağımsızlığı kadar önemlidir. Türkçe, en önemli kazanımlarını Atatürk döneminde Harf Devrimi ve Dil Devrimi ile elde etmiştir. Türkçe, ulusal dil niteliği kazanmıştır. Türkçenin ne denli zengin ve kendini zenginleştirme özelliğine sahip bir dil olduğunu hatırlamak için bazı özelliklerini sunmakta yarar vardır. Türkçe, yapısı gereği yeni sözcük ve terim türetmeye son derece uygun diller arasındadır. Türkçenin bir başka özelliği de sadece türetme yoluyla değil, aynı zamanda sözcükleri birbirine ekleyerek yeni sözcükler üretme özelliğinde olmasıdır. Türkçenin gücünü aldığı kaynakları vardır. Bu kaynaklardan, ses yapısından sonra en önemlisi uzun bir tarihsel geçmişe dayanmasıdır. Türkçe, konuşulduğu dönemlerin başından itibaren, şu an konuşulan diller yoktu. Bırakın bu dilleri, bu dillerin ataları sayılabilecek diller yoktu. Türkçe yazı ve bilim dili olarak tarih boyunca kullanıldı. Konuşma dili olarak en az 5000 yıllık bir tarihe sahiptir. Türkçe yeryüzünde yaygınlığı en fazla dillerden biridir. 12 milyon km karelik bir alanda, Türk dilinin çeşitli fonları konuşulmaktadır. Konuşan sayısı bütün Türk lehçeleri ile birlikte 200 milyonun üzerindedir. Bugün Çince ve Hintçe için daha fazla konuşana sahiptir denebilir ancak tek bir Çince ve tek bir Hintçe yoktur. 1980 yılında yapılan bir araştırmaya göre; Türkçe bütün fonlarıyla düşünüldüğünde, dünyanın ilk on dili arasında yer almıştır. Türkçenin bir başka güç kaynağı, sözcük, deyim, terim ve anlamdan oluşan söz varlığıdır. Yazı dilimizin söz varlığı bugün 104 bine ulaşmıştır. Dilimizin toplumumuz tarafından az bilinen yanı da diğer dilleri etkileme gücüdür. Şu anda biz kullanılan yabancı kökenli sözcüklere bakıp dilimizin etki altında kaldığını düşünüyoruz. Ama, diğer dillerde sayısı 12 bine ulaşan yerleşmiş Türkçe sözcük bulunmaktadır Görülmektedir ki, Türkçe sahip olduğu tarihsel birikimle, köklü, kullanılabilirliği pratik, zenginliklerini içinde barındıran çok güçlü, sessel açıdan da estetik bir dildir.

Sonuç olarak, Türkçe bu kadar güçlü ve güzel bir dil iken bugün kullanımındaki kirlenme istenmeyen bir durumdur. Dili olumsuz etkileyen faktörler ne olursa olsun, toplumu oluşturan bireylerin doğru dil eğitimleri ile dilin korunması, en azından özenli kullanılması için duyarlılık kazandırılabilir. Bu konuda uygulanagelen eğitim politikalarının doğruluğu ve yeterliliği tartışması karşımıza çıkmaktadır. Bugün Türkçe, çok fazla yabancı sözcüğün ve terimin bulunduğu, toplumun çok kısıtlı kelime haznesi ile günü geçirdiği, kısır ve yoz hâle gelmiştir. Bunun en büyük nedeni de yazımıza konu olan popüler kültürdür.

Toplumlar, millet olmayı bir dile sahip olmakla elde eder ve milli varlıklarını da kendi dilleriyle koruyabilirler. Dilini geliştirip zenginleştiremeyen, yabancı dillerin istilalarından koruyamayan milletler, ne milli bir kültür oluşturabilir, ne de oluşmuş kültürlerini koruyabilirler. Yozlaşma ve yabancılaşma dille sınırlı kalmayarak, zamanla bütün değerlerin yok olmasına ve milli birliğin telafisi imkansız zararlar görmesine sebep olur. Dili yozlaşan, yabancı dillere karşı; gerek toplum hayatında, gerekse bilim ve eğitimde geri planda kalan bir milletin geleceği, ciddi şekilde tehlikeye düşer.

Umarım, millet olarak, popüler kültürün dilimizde yarattığı olumsuz değişmeyi bir an önce fark eder ve bu tehlikeyi önleme adına gerekli tüm çabayı, gerek bireysel gerekse örgütlü bir şekilde ortaya koymaya başlarız. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen bir neslin evlatları ve gelecek nesillerin yaratıcıları olarak, bu, bizim boynumuzun borcudur.

Not: Koyu ve kalın harflerle yazılmış bölümler alıntıdır. Yazıya deneme türünde bir yazı oluşturma amacıyla başladım ancak anlatmak istediklerimi tam anlamıyla ortaya koymak isterken makale havasına büründü. Bununla birlikte, akademik kurallara göre yazılmış bir yazı olmadığı için bu yazıya makale demekte mümkün değil.  Kaynakça eklemesem de koyu yazılmış bölümleri nette aratarak ilgili yazılara ulaşabilirsiniz.

6 Aralık 2015 Pazar

REKABET








Eve sevinç içinde koşarak gitmiştim. Asansörsüz apartmanımızın 4. katındaki dairemize varmak için ufak adımlarıma ve neden o kadar ağır olduğuna hala bir anlam veremediğim sırt çantama rağmen, basamakları ikişer ikişer çıktığımı hala hatırlıyorum. Ufak bir burukluk da vardı içimde ama mutluydum.

Kapıyı annem açmıştı. Muhtemelen bendeki coşkuyu fark edip ne olduğunu sordu. Yok bir şey diyip geçiştirdim. Çünkü mutluluğumun nedenini açıklamak için babamın işten gelmesini bekliyordum.

Sofradaydık. Yemeklerimizi yerken babama o gün, sınıfta okuma yarışması yapıldığını ve 1 dakika içinde 34 kelime okuyarak 2. olduğumu, büyük bir mutlulukla söyledim. Çünkü babamın bu durumdan memnun olacağını ve sevineceğini  bekliyordum. Ancak durum beklediğim gibi olmadı.

Yüzü ekşidi. Çekinerek anlatmaya devam ettim. ‘Çağdaş benden 2 kelime fazla okudu, iki kelimeyle kaçırdım 1. liği.’ dedim tedirgin bir tebessümle. Babamın ekşiyen yüzü, yerini nefret dolu bakışların yer aldığı bir hale büründü. Ardından elindeki kaşığı sofraya fırlatıp ‘ Hüh gerizekalı, bir de ikinci oldum diye seviniyo, beyin damarlarını sikeyim senin gibi evladın. Ne eksiğin var senin İsmail’in oğlundan (İsmail, babamın işyerindeki arkadaşı ve Çağdaş’nın babası). Çalışmazsan ikinci olursun tabi, bi bok olmaz senden. Bütün gece televizyon izle anca sen pezevenk.’ dedi.

Bu sözleri duyunca ağlamaya başladım. Ardından sofradan kalkarak odadan dışarı çıktım. Okul çantamı alıp tüm gücümle odanın camına fırlattım. Cam aşağıya indi ve ardından bağırarak babama küfürler yağdırmaya başladım. ‘Anasını siktiğimin orospu çocuğuuu! Nolmuş 2. olduysam! Aferin diceğine kızıyo. 2 kelimeyle kaybettim hem. Allah belasını versin senin gibi babanın, geçmişini sikeyim. Ananı, avradını, soyunu, sopunu, yedi sülaleni sikeyim! ’ O esnada annem beni uzaklaştırmaya çalışırken buzlu camdaki boşlukta abimin, yerinden kalkıp küfürlerle bana doğru gelmeye çalışan babamı zapt etmeye çalıştığını gördüğümü hatırlıyorum.

Söylediğimi yazdığım küfürler 7 yaşındaki bir ilkokul 1. sınıf öğrencisi için size biraz abartılı gelebilir. Ancak sizi temin ederim, eksiği yoktur fazlası vardır. Çünkü içinde doğup yaşadığım evde kavgasız bir gün yoktu. Ve belirli mesajların kodlanarak bir kanal aracılığıyla bir kaynaktan bir alıcıya aktarılması süreci olarak tanımlanan iletişim sürecinin bizim evdeki versiyonunda, kodlama kısımlarını ağır ve galiz küfür ve hakaretlerle yapmak olmazsa olmazdı.

O akşam yaşadıklarımdan mı, yoksa hatırlamadığım ancak buna benzer bir çok etkenden dolayı mı, kesin bir şey söylemek mümkün değil ancak sonrasında, bırakın yarışmaları, en basitleri dahil, sorumluluk almam gereken her durum, her iş benim için büyük bir kaygı ve bunalım nedeni oldu. Belki de takıntılı biri olmama neden olan durum da buydu. Bu durum, mükemmeliyetçi biri olmama neden olsa da aşırı hırslı ve çok çalışkan bir yapım olmadığından, bu mükemmeliyetçilik beni, kusursuz ve güzel işler yapan birinden ziyade, karşısına çıkan her şeyi öteleyen biri  haline getirdi. Öyle ki neredeyse 30 yaşındayım ve halen üniversiteden mezun olmaya çalışıyorum. Tahmin edersiniz ki rekabetten tiksinen biri haline dönüşmüştüm.

Üstelik öyle veya böyle dünya denen bu yerin her alanında rekabet vardı. Annemle babam arasındaki haklı olma, benim dediğim olacak, bu evi ben geçindiriyorum ve yerine göre benim çocuklarım senin çocukların rekabeti. Babamın düzenli olarak gittiği meyhanedeki en çok ben içerim ve bana bir şey olmaz rekabeti. Yıllar sonra farkına vardığım ve o güne dek aklımın ucundan dahi geçmeyen kardeşler arasındaki rekabet. Okuldaki, sokaktaki, dersteki, oyundaki rekabet. Aç kalmamak, barınmak, tedavi olmak, hayatta kalmak için rekabet. Para, prestij, güç için, gereksiz olsa da her şeyi satın almak, tüketmek için rekabet. Yeniye ve güzele sahip olmak için rekabet. Belki de en acısı aşk için, sevdiğin kadınla birlikte olabilmek için rekabet.

Ben de bu dünyada yaşadığımdan ve rekabeti olumsuz tarafından tanıyarak saydığım gereklilikleri yerine getirmek zorunda olduğumdan, uzun yıllar boyunca bu rekabeti görmemi engelleyecek maddelerden medet umdum, farkında olmadan. Ve onların eşliğinde ağır aksak ilerlerken bir yandan da çokça düşündüm, izledim, gözlemledim ve elimden geldiğince de okudum.

Yıllar sonra, terapiye gittiğim günlerden birinde, geçmiş çözümlemesi esnasında bu olayı anlatmıştım ve üzerine konuşmuştuk. O günün gecesinde ise bir rüya görmüştüm.  Rüyamda evin salonunda yalnızdım. Alacakaranlıktı. Birden evin pencereleri hızla açıldı ve şiddetli  bir rüzgar odanın her yerini darmadağın etti.  Bu sırada koltukta büzüşmüştüm. Bakışlarımsa yerdeydi ve odada dolanan bir ruhun gölgesini görüyordum. Sonra rüzgar durdu. Başımı kaldırdığımda karşımdaki koltukta elindeki kağıda bir şeyler yazmakta olan Atatürk’ü gördüm. ‘Sen ölmedin mi?’ diye sordum. ‘Evet’ dedi. Peki buraya nasıl geldin? Cennette misin, yoksa cehennemde mi ? diye sordum. Bana, Cehenneme gidemeyecek kadar iyi olan ve cennete gidebilecek kadar iyi olmayan insanların gönderildiği başka bir yerde olduğunu söyledi. Bir yandan da yazmaya devam ediyordu.  O an yazdıklarında ismimin geçtiğini fark ettim. Okumaya devam edince, beni öven, ne kadar kabiliyetli, zeki ve her işin üstesinden gelebilecek azim ve kararlılıkta olduğumu söyleyen ve takdirat ve tebrikatımı buraya kayd ile mübahiyim diye sonlanan satırlarla karşılaştım. Çok şaşırmıştım ve ‘O kişi ben miyim? diye sordum. O da benim şaşırmamı garipseyerek ‘Neden şaşırıyorsun çocuk, bunları baban da biliyor, sana söylemedi mi?’ diye karşılık verdi ve gülümsedi. Sonra ben de gülümsedim. Ardından benzer şiddette fakat bu kez korkunun aksine huzur veren rüzgarlar eşliğinde gözden kayboldu. Uyandığımda ise kendimi iyi hissediyordum.

Daha sonra okuduğum bir kitaptan öğrendim ki psikanaliz sürecindeki kişi, analizin gerçekliğine ikna olduğu ve kendisini, çocukluğundan kalma kompleksinden kurtarmaya başladığı zaman, bu tip sağaltıcı ve ilerletici düşler görürmüş.

Anlaşılan o ki bilinçaltımda, sözüne en çok itimat edilecek kişi sembolü Atatürk’müş. Bir sembolden ibaret olsa da kendisine minnettarım, çünkü çocukluğumun o akşamında yaşadıklarımla oluşan çatlağı, beni öven sözcüklerle kapattı ve bu sözcükleri aslında babamın da bildiğini yani bir anlamda babamın da aslında kendisiyle hemfikir olduğunu söyleyerek en azından o akşama dair tüm izleri ortadan kaldırdı.

Rekabete yönelik bakış açım ise artık eskisi kadar katı değil, olumlu taraflarını gün geçtikçe keşfediyorum hatta zaman zaman bundan keyif aldığımı bile söyleyebilirim. Çünkü artık kendimden başka bir rekabet unsuru görmüyorum. Çünkü artık kendimin dışında herhangi bir unsur görmüyorum. Artık tek rekabetim kendimle. O da varoluşla hemhal olma adınadır.

Uzun lafın kısası, burada ne dışarısı diye bir yer vardır ne de senden bir başkası!

4 Kasım 2015 Çarşamba

ALTIN



Varoluş, dünyamızı temel maddelerden oluşan zenginliklere boğmuştur. Bu temel maddeler elementlerdir. Çevremizde bulunan her şey, elementlerin kombinasyonlarından oluşur. Bu kombinasyonlardan yaklaşık 25 tanesi, yaşam için vazgeçilmez kabul edilmektedir ve 90’dan fazla element bulunmaktadır. Bunların en hafifi hidrojen, en ağırı ise uranyumdur. Ve altın da bu elementlerden biridir.

Latince Aurum yani ışıldayan, parlayan anlamına gelen altın, kimyada Au sembolü ile gösterilen yumuşak, parlak sarı renkte kimyasal bir elementtir. Altının parlak sarı rengi, asitlere karşı dayanıklılığı, doğada serbest halde bulunabilmesi ve kolay işlenebilmesi gibi özellikleri, insanların ilk çağlardan beri ilgisini çekmiştir. Parlak sarı rengi ve ışıltısıyla göz alan çok ağır bir metaldir. Üstelik kolay kolay havadan ve sudan etkilenmez. Bu yüzden hiçbir zaman paslanmaz, kararmaz ve donuklaşmaz. Bir başka özelliği de saf haldeyken çok yumuşak olmasıdır, bu nedenle kolayca dövülerek biçimlendirilebilir.

Peki, böylesine değerli özelliklere sahip altın nasıl oluşur? Bu süreci, en basit elementlerin oluşumundan başlayarak anlatmak gerekiyor. Bir elementin ortaya çıkması, inanılmaz derecede büyük bir enerji gerektirmektedir. Bir güneşin yani yıldızın çekirdeğindeki hidrojen füzyonu helyumu yaratır. Füzyonun, yani iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturması durumunun gerçekleşmesi için yıldızın merkezindeki yüksek sıcaklık gereklidir. Bu sıcaklıklarda, hidrojen çekirdekleri büyük bir hızla her yöne saçılır. Birbirleriyle çarpışır ve sonunda birleşirler. Helyum, bu şekilde oluşur.

Yıldız yaşlanırken büyük bir değişim meydana gelir ve yıldızın merkezinde bulunan hidrojen bütünüyle helyuma dönüşür. Sıcaklık arttıkça yıldız, bir genişleme safhasına girer ve ‘Kırmızı Dev’ denen şeye dönüşür. Böyle bir durum gerçekleştiğinde, helyum birleşmeye ve yeni elementler oluşmaya başlar. Karbon elementi meydana gelir. Süreç devam eder ve helyum, oksijeni yaratmak için karbonla birleşir.

Sonunda yıldız o kadar şişer ki bu evrede yıldızın kütlesi, yıldızın bütün kalabilmesi için yetersiz hale gelir. Yıldız, patlar ve ölür. İnanılmaz miktarlarda element taşıyan gaz ve tozlar uzaya salınır. Kırmızı devler, atom kütlesi oksijene eşit ya da daha düşük elementler üretirler fakat altın gibi ağır elementlerin üretimi için gereken sıcaklığa yani enerjiye sahip değildirler. Bu ağır elementlerin bir kısmının üretimi, ancak bir kırmızı devin patlaması yani bir süpernova gerçekleşmesi esnasında ortaya çıkan enerjiyle mümkündür. Bu esnada, 50 milyon dereceye yakın bir sıcaklık ortaya çıkar ve demir, silisyum, kalsiyum vb. daha ağır elementler oluşur. Ancak altın elementinin oluşması için yıldız patlamalarında ortaya çıkan enerjiden çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Süpernova patlaması, yıldızın merkezini sıkıştırarak nötron yıldızı denen yıldızı doğurur. Bu yıldızlar yaklaşık 10 kilometrelik çaplara sahip, çok küçük yıldızlardır ancak o kadar yoğundurlar ki tek bir kaşık madde, bir milyar ton ağırlığındadır. Bu sıkışma ve yoğunluk artışını ise şöyle açıklayabiliriz. Bildiğiniz gibi bir atom, merkezinde proton ve nötron taneciklerinden oluşan bir çekirdek ve onun etrafında dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek ve etrafındaki elektronların arası boştur. Bu boşluğu daha anlaşılır hale getirmek gerekirse. Bir stadyumun ortasındaki bir meyve sineğini atomun çekirdeği olarak kabul edersek elektronlar bu stadın etrafında dönüyor olurdu. Yani atom dediğimiz şey büyük oranda boşluktan başka bir şey değildir ve bu boşluk atomun yüzde 99.9999999’unu kapsar. İşte, söz konusu süpernovanın, yıldızın merkezini sıkıştırması, atomlardaki bu boşluğun büyük oranda ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Nötron yıldızları da bu nedenle bu kadar ağırdır.

Tüm bu süreci anlatma nedenime sonunda geldik. Altının oluşumu için yeterli sıcaklıklar ancak az önce bahsettiğimiz nötron yıldızlarının birbirleriyle çarpışması sonucu ortaya çıkar. Çarpışma noktasındaki sıcaklık, trilyon dereceye yakındır.

Gündelik hayatımızda kullandığımız altının, milyarlarca yıl önce, iki nötron yıldızının çarpışmasıyla meydana gelen böylesine şiddetli patlamalar sonucu oluşması oldukça ilginçtir. Çünkü nötron yıldızlarının çarpışması çok zor ve pek az rastlanan bir olaydır. Oluşumunun bu kadar az olmasından dolayı yerkürede çok az altın bulunur. Öyle ki bu durum, National Geographic dergisinin Ocak 2009 sayısında "Tüm tarih boyunca sadece 161.000 ton altın çıkarıldı, bu miktar iki olimpik havuzu doldurmaya ancak yetiyor." şeklinde ifade edilmiştir.

İşte akıllara durgunluk veren böylesine zorlu, ihtişamlı ve mucizevi süreçler sonunda oluşan altın, yazının başında da belirttiğim gibi ona değer katan tüm özellikleriyle, tarih boyunca en kıymetli metallerden sayılmış, insanlık hikayesinin en önemli parçalarından biri olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. 

Öyle ki insanlık, zenginliğin ve gücün simgesi olan altın uğruna nice savaşlar ve büyük katliamlar yaşamış ve yaşatmıştır. Bununla birlikte aynı insanlık mutluluk, zenginlik ve huzur içinde özgür ve kavgasız yaşadığı geçmiş bir dönemi anlatırken ya da geleceğe yönelik, insanların üst düzey bir bilince ulaştığı, toplumsal bir yapıyı, bir ütopyayı anlatmak için Altın Çağ tabirini uygun görmüştür.

Altın, birçok medeniyetin gelişmesine, birçoğunun da son bulmasına neden olmuştur. Tarihte bilinen kayıtlara göre ilk olarak Mısır hükümdarları zamanında MÖ 3200 yıllarında, darphanelerde eşit boyda çubuklar halinde çekilerek para olarak kullanılmıştır. Peru'da MÖ 2000 yılına ait altın ziynet eşyaları kalıntılarına rastlanmış olup, Amerika kıtasındaki Aztekler ve İnkaların da altına tutkun oldukları bilinmektedir. MÖ 550 yıllarında Lidya Kralı Krezos, altını para olarak bastırmış ve altının para olarak basılması ile de ticaret artmıştır. Şehirler zenginleşmiş ve dünya yeni bir refah dönemine girmiştir. İnsanlar altının ticarette sağladığı zenginlikten dolayı çok uzun mesafeleri kat ederek ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır. Altına olan bu tutku, okyanuslar aştırmış, coğrafi keşiflerin yaşanmasına neden olmuş, bu durum da maddi olduğu kadar -yaşanan etkileşim sonucu- kültürel bir zenginleşmeye de neden olmuş, insanlığın bilim, sanat ve teknolojide daha ileri gitmesini sağlamıştır. Ve ilginçtir ki insanoğlu bilim, sanat, spor vb. dallardaki en yüksek başarıyı elde eden kişi ve kurumları ödüllendirmek için de altını tercih etmiştir. Örneğin, bir sporcunun en büyük hayali, olimpiyatlarda altın madalya kazanmaktır. Bir yönetmenin en önemli başarısı ise Altın Küre, Altın Palmiye ya da Altın Ayı gibi sinema ödüllerden birine sahip olabilmesidir. Dünyanın en önemli bilim ödülü Nobel’i kazanan bilim adamlarına altın bir madalya hediye edilir.

Matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen ve uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısına, Altın Oran adı verilmiştir. Bugün dahi görüldüğünde hayranlık uyandıran Eski Mısır ve Yunanlılara ait eserler bu oranla yapılmıştır. Rönesans sanatçıları Altın Oran'ı tablolarında ve heykellerinde denge ve güzelliği elde etmek amacıyla sıklıkla kullanmışlardır.

Türk kültüründe de altın önemli bir yere sahiptir. Yeni doğan bebeklere, sünnet olan çocuklara ve evlenen çiftlere altın takılır. Kişiler için büyük anlamlar içeren, adeta hayatlarının dönüm noktaları olan bu gibi değerli günlerde altın hediye etme geleneği, tarihi boyunca Türk kültüründe önemli bir yere sahip olmuştur ve günümüzde de kentli-köylü, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz gibi ayrımlar olmadan toplumun tüm kesimleri için önemini sürdürmektedir . .

Neredeyse tüm mitolojik kültürlerde, altınla alakalı hikayeler bulunmaktadır. Yunan mitolojisinde zenginliği ve iktidarı sembolize eden postun adı Altın Post’tur. Yunan mitolojisinden bilinen bir örnek vermek gerekirse. Şarap tanrısı Dionisos'un yoldaşı Satiros, Frigya'yı gezerken Midas'ın gül bahçesinde uyuyakalmış. Satiros'u bulup, on gün on gece sarayında ağırlayan Midas'ın konukseverliğinden etkilenen Dionisos, kralın bir dileğini gerçekleştireceğini söylemiş. Kral Midas da her dokunduğunun altına dönüşmesini ve böylece daha zengin olmayı istemiş. Ancak yemek için dokunduğu yiyecekler, içecekler ve ünlü gül bahçesi bile altına dönüşünce, kral Dionisos'dan bu uğursuz gücü geri almasını istemiş. Midas'ın durumuna acıyan tanrı Dionisos, krala, Paktalos Irmağı'nda yıkanmasını söylemiş. Bu ırmakta yıkanan Midas, her tuttuğunun altına dönüşmesinden kurtulmuştur.

Görüldüğü gibi altın, fark edildiği andan günümüze dek insanlık tarihinin akışını değiştiren -olumlu ya da olumsuz- pek çok etkiye yol açmıştır. Bana göre, sadece bir madde olan altının, değişmez ışıltısıyla yüzyıllardır insanların tutkularını böylesine derinden körükleyerek onları harekete geçirmede, acı ve hüzünlerinde, coşku ve mutluluklarında, bilimsel keşifler, sanatsal yaratılar ve kültürel gelişmelerinde böylesine etkin bir role sahip olması son derece şaşırtıcı ve ilgi çekicidir. Belki de bu durum, altının, yazının ilk bölümlerinde bahsettiğim inanılmaz zorlu, ihtişamlı hatta olasılıksız gibi görünen o süreçler sonunda oluşuyor olmasından kaynaklanmakta. Ancak asıl şaşırtıcı ve ilginç, asıl düşündürücü ve büyüleyici nokta ise bizim bu oluşum sürecinden birkaç on yıla dek habersiz olmamıza rağmen ona, binlerce yıldır bu olağanüstülükleri bilircesine bir değer atfetmemizdir.

Kim bilir, belki her şey bir planın parçası ve biz farkında olmadan bu oyundaki rollerimizin gereğini, varoluşun taşıdığı anlamın değerini bilmeden yerine getirmeye çalışıyoruz. Fakat bilmeliyiz, bu bizim ödevimiz. Çünkü varoluşun ve kapsadığı her şeyin ayrı bir değeri var ve bu değeri şeylere katan da şeylerin yapısından ziyade oluşumlarındaki güçlükler, düşük ihtimaller, imkansızlıklar, çatışmalar, nefretler, yenilgiler, ölümler, yitip gitmeler ve tüm bunlara rağmen dirilmek, ayağa kalkmak, çabalamak, umut etmek, uzlaşmak, sevmek ve en önemlisi de her şeye rağmen devam etmektir.

Ve unutmayalım ki gezegenimiz ve ev sahipliği yaptığı -muhteşem çeşitliliğe ve renk cümbüşüne sahip- tüm canlılar, inanılmaz süreçler sonunda oluştuğunu defalarca kez vurguladığım elementlerin milyarlarca yılda bir araya gelmesi ve hayat bulmasıyla oluşmuştur. Vücudumuz, uranyum ve altın da dahil olmak üzere, dünya üzerinde bulunan 90 ayrı elementi de barındırmaktadır. Elementlerin nasıl oluştuğunu açıklayabiliyor olsak da hayat denen mucizenin ne olduğu ve nasıl oluştuğu konusu hala gizemini korumaktadır.

Tüm bunların sonunda ortaya çıkan mesaj gayet açık olsa da vurgulamak istiyorum. Ey insanlık, sen ve can sahibi tüm kardeşlerin hiçbir altından, hiçbir elementten daha değersiz değildir. İşte bahsettiğim o ödev, bu gerçeği iliklerine kadar hissederek, bu bilinç ve sorumlulukla yaşamaya çalışmaktır!