13 Mart 2015 Cuma
5 DAKİKA
17 yaşında bindiği taksiden indiğinde, yüz hatları hiç de azımsanmayacak izler taşıyordu. Hayatına yön vermişti evet...Girdiği iş hanı, onun hayatını özetler nitelikteydi. Yerlerde hala talaş vardı - yerlerde neden talaş olduğunu açıklayacak bir kişi bile olmadığına kalıbımı basarım. Bir an için kendini, -bırakın ayagınızın dibine balgam ve sigara izmariti tükürmeyi- sigara bile içemediğiniz o pahalı milenyum restoranlarından birinde degil de; babasıyla hafta sonları gittikleri pide ve kebap salonunda zannetti. Buluşma saat 7 de yapılacaktı. Sıçmaya yetecek kadar vakti vardı ama bunu istedigini hiç sanmıyorum. Eğer gereksiz bilgilerle dolu, tuvalette okunabilecegine dair üzerine çoğu kez tez yazan kitap kurdu tiplerden değilsen ortalama sıçış işlemi 5 dakikayı geçmez.
------------------------------------------------------------------------------------------ Evet, o işini beş dakikada halledenlerdendi ki yatakta da –düzenli bir sex hayatı olmasa da- bu durumun değiştiğini söyleyemeyiz. Gerçi küçük Mehmet’i, sol elinin haricinde bir yuvayla tanıştıralı henüz 7 ay olmuştu ve bu olay, Tepecik Kerhanesi’nde gerçekleştiğinden ve bir sevgilisi olmadığından, Büyük Mehmet adına düzenli bir sex hayatından bahsedebilmek henüz mümkün değildi. Yine de sikişmek için bir yıl daha beklemediğinden dolayı keyfi yerindeydi ve bunun için Avni dayısına minnettardı – her zaman olduğu gibi.
Öyle ya, çocukluğundan hatta kendini bilmediği zamanlardan beri Avni dayısının kanatları altındaydı. Onun için babasından bir farkı yoktu hatta daha fazla sevdiğini dahi söylemek mümkündü zira tır şöförü olan babası uzun yolculuklara çıktığından, vaktinin çoğunu, evlerinin çaprazındaki küçük kulübede tek başına yaşayan Avni dayısıyla geçirerek büyümüştü.
Avni ailenin en küçük oğluydu. Ailesi Tire’nin en varlıklı 3 ailesinden en zenginiydi. Ancak şimdilerde 36 yaşında olan Avni henüz 15 yaşındayken iş kurmak için babasının zeytinliklerini ve bağlarını dönüm dönüm hiç pahasına sattırmış, her seferinde de dikiş tutturamayıp iflas bayrağını çekmişti. Öyle ki zaman içinde tüm mal varlığını tüketmekle kalmayıp tefecilerden alıp alıp geri ödeyemediği paralar nedeniyle ailesini büyük bir borç batağına sürüklemiş, sonunda da Tire’yi terk edip İzmir’in varoşlarından Gültepe’ye göçmelerine neden olmuştu. Babaları Şerif Ağa iflasla gelen bu göçü kaldıramamış, 4 ay sonra vefat etmişti. Büyük dayılardan İlyas, Bursa’nın Gemlik ilçesinde zeytincilikle uğraşırken; Musa ise Manisa’nın Soma ilçesinde maden işçisi olarak hayatına devam ediyordu.
Fakat Avni Gültepe’de annesi ve ablasıyla kaldı. Çaycılık, taksicilik, otoparkçılık gibi ufak tefek işlerde çalıştı ara ara torbacılık yaptığı da oluyordu ancak yine hiç birinde dikiş tutturamadı zira ruhunda çalışmaya dair en ufak bir istek ve inanç kalmamıştı. Vaktinin çoğunu, gündüzleri kahvede takılarak, akşamlarıysa küçük kulübesinde demlenerek geçiriyordu.
Ablaları Zehra’nın talibi çıkıp evlendiğinde, annesi de onlarla birlikte yaşamaya başlamış, Avni de az önce anlattığım, yakındaki tek göz kulübeye yerleşmişti. Halinden de hiç mi hiç şikayetçi değildi. Sanki onca malı mülkü -tabiri caizse- sikip atan o değil de bir başkasydı.
Yıllar bu düzende geçip gitti ve yılların birbirinden herhangi bir farkı yoktu; sadece rakamlar değişmekteydi. Zaten o mahallede yaşayanların da tarihle hiçbir işleri yoktu zira zamanın belli bir bölümünde sıkışıp kalmış, unutulmuş insanların yaşadığı ve yaşayanların, hiç kimse tarafından umursanmadığı bir yerdi orası.
Ancak her şeye rağmen, Avni ve mahalledekilerin hayatını biraz olsun sıradanlığın dışına çıkaran biri vardı; hem de tam 17 yıldır. Tahmin edeceğiniz gibi o kişi Mehmet’ti.
Mehmet, Avni’nin adeta kopyasıydı ancak bu durum sadece dış görünüş olarak böyleydi. Dayısının aksine Mehmet -içeriği ne olursa olsun- çalışmaktan hiç gocunmayan, üstelik bundan, fazlasıyla zevk alan biriydi. Çalışma konusunda birbirleriyle çelişseler de birlikte geçirdikleri vakitlerde yaşadıkları ve mahallelilere yaşattıkları şamata ortamı onları adeta bir bütün kılıyordu.
İşte böyle günlerden birinde dayısı, Mehmet’e, ‘Mektebe gittin mi lan hiç?’ diye sordu. Mehmet bu soruyu anlamamazlıktan gelip ‘Gittik ya dayı, orta ikiye kadar.’ diye cevapladı.
‘Ulen bırak salağa yatmayı, onu mu soruyoz sana, mala vurdun mu hiç, mala?’ dedi Avni.
Mehmet ‘Yok be ya, daha 18’ime gelmedim ki!’ deyince Avni yerinden fırladı, ‘Ne 18’i olum! Ben 13’ümde yapıştırdım Sarı Fazilet’e; pancar motoru gibi pat pat pat pat! Ne kadındı bee! Lokumdu lokummm!’
‘Amma sıktın haa dayı!’ dedi Mehmet.
Ne sıkıcam oğlum herkes bilir benim zamanında ne hızlı olduğumu, o kadar malı mülkü nasıl hiç ettik sanıyon. Tamam, bir kaç şerefsizin oyununa gelip işlerin yolunda gitmediği oldu elbet ama dayın az para akıtmadı alemlere yıllarca.’
‘İyi bok yemişin dayı, şimdi yarak gibi kaldın bu kulübede tek başına! Hahahaha!’ diyip uyuz uyuz güldü Mehmet.
‘Lan teneke, doğru konuş dayınla!’ diyip Mehmet’in kafasının arkasına tokadı yapıştıran Avni aniden ayağa kalkıp ‘Kalk gidiyoz a*ına koyayım.’ dedi.
Mehmet, ‘Nereye gidiyoz?’ diye sorunca, ‘Ulen si* kafalı, nereye olacak keraneye gidiyoz, kalk yürü hadi!’ diye çıkıştı Avni.
Mehmet kalkarken ‘Almazlar ki beni oraya!’ diye mırıldandı. Bunun üzerine Avni, ‘Avni dayın var ulan senin yanında, kim almıyomuş bizi. Hele bi almıyoz desinler, alayının anasını si*erim.’ diye celallendi.
Mehmet, ‘Tamam dayı uçma, sakin!’ diyip gülmeye başlayınca Avni, ‘ Yok be a*ına koyyim, yapmam tabi öyle şey, rahat ol. Ben tanıyom zaten kapıdaki elemanı; sıkıntı olmaz.’ dedi ve dediği gibi de oldu. Mehmet o gün, -tuvaletin dışında- 5 dakikadan az sürede halledilebilen işler listesine bir yenisini daha eklemişti.
Saat 7 olmuştu ve Mehmet her zaman olduğu gibi tüm dakikliğiyle olması gereken yerdeydi. İş hanının bodrum katındaki güneş görmeyen, florasan lambalı yazanede, bir bacağının vidaları gevşediği için sallanan eski tabureye oturmuş, bu köhne matbaanın patronun gelmesini bekliyordu.
Bekleme esnasında etrafı inceleyen Mehmet'in gözüne çarpan sıra dışı bir şey yoktu. Eski bir masa, suni derileri sökülmüş bir makam koltuğu, izmaritlerle silme dolmuş bir küllük; duvardaysa dev bir nazar boncuğu, kalpaklı bir Atatürk portresi ve hemen yanında da çerçevelenmiş bir ayet el kürsi duası vardı.
Mehmet etrafı incelemeye dalmışken içeriden gelen bağırma sesiyle irkildi: O davetiyeler bitecek bu akşama Kamil, valla bi bitmesin, ananın a*ını götünden sikerim!
Bu cümlenin ardından, kemeri görünmeyecek şekilde sarkan göbeği, cam göbeği rengindeki gömleği, vişne rengi takımı, üzerine bastığı ayakkabılarıyla patron içeri girdi. Üzerindeki en değerli şeyler elindeki oltu taşı tesbih ve ‘Ooo yeğenim hoşgeldin!’ diyip gülümsediğinde florasandan yansıyan ışıkla parlayan üst çenesindeki altın dişti. Değerli olduğundan mı bilinmez, altın dişinin hemen yanında -muhtemelen yoldaşlık etmesi için- koca bir maydonoz parçası vardı.
Mehmet ‘Hoşbulduk abi.’ diyerek saygıyla ayağa kalktı.
‘Otur yeğenim otur.’ dedikten sonra atölyeye ‘ La Orhan, bak hele, buraya iki çay söyle.’ diye seslendi.
Sonra Mehmet’e dönüp ‘Yeğenim, lafı uzatmaya gerek yok, baban benim askerlik arkadaşım, can kardeşim. Sen de onun canısın. Yani ben de baban sayılırım bir yerde. Paranı günlük veririm. Geç hemen başla işe ama soytarılık yapar da işini savsaklarsan külahları değişiriz aslanım, onu da bilesin!’ dedi Matbaacı Mahmut.
Mehmet yerinden fırladı, ‘Ayıp ettin Mahmut abi bizde yanlış olmaz. Evelallah, işimizin hakkını veririz.’ diyip gülümsedi. Ardından patronun elini öpüp atölyeye geçti.
İşi çabucak kavrayan Mehmet, akşama dek durmadan çalıştı. Çalışmak onun için adeta yaşamaktı. Orta ikide okulu bıraktığı günden bu yana mahallede girmediği iş kalmamış, her seferinde biraz daha fazla bir ücretle başka bir işe geçmişti. Şimdiki adresiyse Kemeraltı’ndaki bu handı. Halinden memnun ve mutluydu.
Mesayinin bitimine 5 dakika kalmıştı, işini bitiren Mehmet’in aklına gün boyu sıçmadığı geldi, bunun aklına gelmesiyle sıkışması da bir oldu. Toparlanıp tuvalete gitmek üzereydi ki patronun odasından gelen bağrışmaları duydu. Seslerden biri çok tanıdıktı. O yöne doğru giderken iki el silah sesi duyuldu. Mehmet patronun odasına girdiğinde adeta şoke olmuştu. Patronu Mahmut kanlar içinde yerde uzanmıştı. Şoke olmasının asıl nedeniyse maalesef bu değildi. Patronun karşısında, elindeki silahla dikili duram adam sesten daha da fazla tanıdıktı.
Gördüğü manzara karşısında dehşete düşen Mehmet sesi giderek yükselen bir tonda, ‘ Dayı ne yaptın sen, ne yaptın sen, ne yaptın sen, ne yaptın amına koyayım!’ diye sayıkladı.
Mehmet’le yüzyüze gelen Avni cinnetvari bir tavır ve sesle, ‘ Necla’yı zorla sikmiş ibine, atarım seni evinden demiş, yatalak ananla sokaklarda sürünürsün demiş, benim olduğunu bili bile sikmiş, ya n’apsaydım, susup kenarımı çekilseydim götveren gibi ha, napsaydım Mehmet, n’apsaydım! Geberdi gitti işte pezevek!’ dedi ve alnındaki teri, gözünden akan yaşı, ağzından saçılan salyaları koluna silip gözlerini patlatarak cinlenmiş bir edayla güldü.
Mehmet,’ N’olcak dayı şimdi, nolcak, siktin attın hayatını, zaten sikikti iyice siktin, nolcak şimdi amına koyayım!’ diye bağırdı gözlerinden yaşlar süzülürken.
Avni, ‘ Al şunu!’ diyip elindeki silahı Mehmet’in eline tutuşturdu. ‘Beni şimdi alırlarsa belamı sikerler, müebbet yerim. Sen daha 18’inde değilsin. Allah’ıma sövüyodu de, anama bacıma sövüyodu de, 2-3 yılda yırtarsın Mehmet kurbanın olayım!’
Boynunu büktü Mehmet, ‘Tamam.’ dedi, ‘Tamam ama babam yokken anama sahip çık, yoksa anam avradım olsun, çıkar çıkmaz ilk işim seni vurmak olur.’
Avni dudaklarındaki şerefsiz gülümsemeyle handan çıkarken Mehmet dizlerinin üzerine çökmüş, gözleriyse boşlukta kaybolmuştu.
Mehmet, işini 5 dakikada halledenlerdendi; katil damgası yemesi de ondan fazla sürmemişti.
Not: Tanıdığım ya da tanımadığım insanlardan az ya da çok devamını getireceğimi söyleyerek, bir cümle ya da paragraf istiyorum. Bu yazının ilk paragrafını bana yollayan Emre Bey'e teşekkür ederim.
2 Mart 2015 Pazartesi
ANDA
‘Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır.’ cümlesini okuyan genç kadın, omurgasından başlayıp tüm vücuduna, oradan da bilinen ve bilinmeyen tüm evrene doğru sudaki haleler gibi yayılan derin bir ürperti salınımına tutulmuştu. Özünden evrene dağılan bu haleleri yaratan taş görünürde küçük olsa da adeta bir nötron yıldızından koparılmıştı.
Yıllarca ıssız bir adada hapsolmuş ve giriştiği eylemlerle iç içe geçmiş binlerce düşün mücadelesinden sonra kurtuluşu elde etmenin ancak ve ancak ‘ katıksız bir kurtuluşu imkansız kabul etme bilinci’ ile mümkün olabileceğine inanmış fakat söz konusu kurtuluş için çözüme yönelik bu bilincini de yok etmesi gerektiğinden, düşüncelerini ve inancını, tam anlamıyla kurtuluşun aksi yönünde bırakmaya çabalayan ve bu dualistik totem dünyasında kaybolmuş birisi gibiydi; geçmiş yaşamında kendisi sandığı kişi. Geçmiş yaşamı?
Bir şeylerin geçtiği doğruydu ve insanlar, buna uzan zaman önce, ‘zaman’ adını vermişlerdi. Sanırım bu tanımlamayı, -şu an yaptığıma benzer bir şekilde- önceki yaşantılarına dair ilk farkındalık anında yaptılar; daha doğrusu, kendinden sonraki milyarlarca primata hayatı zehir edeceğinin farkında olmayan o tek kişi yaptı. Nasıl bir farkındalık anının doğmasına neden olduğunu ve bu farkındalık yüzünden, türünün ve o türlerden oluşacak diğer türlerin yaşayacağı acıları düşünseydi eminim o kişinin yapacağı ilk iş, bulabildiği en yüksek ağacın en üst dalına tırmanıp kendini boşluğa bıramaktı. Tabii eğer, o ana dek, intihar eylemine dair bir farkındalık oluştuysa! Ancak bunun olasılığı düşük görünüyor zira zaman mefhumundan -dolayısıyla geçmişten- bihaber canlıların, intihar gibi bir eylemden haberdar olmaları imkansız. Evet, ister geçmiş olgusunun farkındalığının/yanılsamasının doğurduğu intiharla isterse normal yollarla olsun; bizi öldüren her halukarda geçmişimizdir -ve ben şimdiye kadar geçmişi olmayan birini, ne gördüm ne de duydum- ama geçmiş, intiharda tüm yükü sizin omuzlarınıza yıkarken diğer yollarla gerçekleşen ölümlerde bu yükü sizin dışınızdaki unsurlara bırakmaktadır.
Her neyse, bir şeylerin geçtiği ve o şeyin zaman olduğu doğruydu ancak buna kesinlikle yaşamak denilemezdi. Ölü de değildi zira gerçek anlamda bir ölü olabilmeniz için öncelikle yaşamanız gereklidir ve yaşamak için de hayattayken ölmeniz…
O, tam anlamıyla sıkışıp kalmış biriydi; kurtuluşu umanlardan, eski tabirle araftakilerdendi. Uzun zamandır da bu durumun farkındaydı ve tüm mücadelesi kurtulmak içindi.
Ve ilk kez… İlk kez kurtuluş esintilerini hissetmişti. Hem de bunca zamanlık tüm çabasını çöpe atan bir cümleyle karşılaşmasına rağmen: ‘Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır!’
Bu cümleyle karşılaşmasının nerede ve nasıl olduğunun hiçbir önemi yok. Genç kız ve cümle karşı karşıya gelmiş ve olan olmuştu. Yıllardır, geçmişin rutubetli molozlarının, orjinallerinden çok daha keskin kokulu ve ağır gölgeleri altında nefes almaya ve bir yandan da geleceğini inşa etmeye çalışırken, birdenbire, geçmişin tüm yıkıntıları yok olmuş, gelecek kavramıysa kafasından silinip gitmişti. (An)daydı ve (an)lamıştı!
Aramanın sonucunda -bir şey dışında- bulunacak hiçbir şey yoktu; hayatın, bu arama eylemi eşliğinde anda yaşadıklarından başka bir şey olmadığını ve onun da senden, bunu yaşaman dışında bir şey istemediğini idrak etmek. Bulunacak, daha doğrusu hali hazırda var olan tek hakikat, geçmişten ve gelecekten sıyrılıp anda yaşamaktı.
Öyle ya, bir kumarbazı bağımlı yapan kazanmak değil, kazanma ya da kaybetme ihtimalini yaşadığı oyun sürecidir. Hiç kimse, hayallerini kurduğu kadınla ya da erkekle birlikte olduktan sonra mutlu olmaz; dopamin birlikte olma anlarında salgılanır ki onda bile anı yaşamıyorsan, kafanda bin türlü kaygı ve geçmişe ait tortular varsa o dopamini salgılamak da mümkün değildir. Aşırı arzulanan bir iş, ev, araba… Her ne olursa olsun, elde edildikten sonra anlamını yitirir ve içinde yine o tanıdık boşluğu hissedersin.
İşte genç kadın bu döngünün dışına çıkmış ve (an)lamıştı ki yaşamak, sonunda hiçbir şey bulamayacağını -daha doğrusu herhangi bir sonun olmadığnı- bildiğin bir arayış halinin tadını çıkarmaktan, anın hakkını vermekten ibaretti.
Artık yaşadığını hissediyordu ve orası, kesinlikle cennetten başka bir yer değildi.
Not: Tanıdığım ya da tanımadığım insanlardan az ya da çok devamını getireceğimi söyleyerek, bir cümle ya da paragraf istiyorum. Bu yazıdaki 'Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.' cümlesini bana yollayan Berna Hanım'a teşekkür ederim.
1 Mart 2015 Pazar
İLETİŞİME GİRİŞ SERİSİNDEN KALAN TEK YAZI
(Bundan önceki blog sürecimde, iletişime giriş adı altında yayınladığım ve toplamda 8 yazıdan oluşan seriyi, tüm yazıları bir daha ulaşılamayacak şekilde silerek sonlandırmıştım. Ancak o yazılardan birini bir arkadaşıma yolladığımı unutmuşum; geçenlerde, bir sosyal mecradaki hesabumda bulunan yazışmalarımı temizlerken karşılaştım. Bloğu yeniden işler kılınca, eskilerden bir parçanın yer almasının uygun olacağını düşündüm.)
4 aylık uzun bir aradan sonra, değişik isimlerle adlandırdığım fakat net bir terimle ifade edemediğim o yaşanmışlık parçalarından aklıma gelenleri yazmak üzere yine buradayım. Yazdıklarım, istisnasız her insanın her bir gününde yaşadığı şeylerdir. Fakat genelde bunlara dikkat etmezler veya etmemeyi tercih ederler. Veyahut da bu tip yaşanmışlıklara, tepkimelere -ki yaşamın tamamı tepkimelerle oluşan interdisipliner bir süreçtir- yönelik dikkatlerini, 'Tam seni düşünüyordum sen aradın; tam da bunu istemiştim, karşıma çıktı.' gibi cümlerin ardından gelen 'Kalbin temizmiş.' karşılığını alıp tatmin olduklarında noktalandırmayı tercih ederler. Ben sadece bununla yetinemeyip nedeni üzerinde düşünen biriyim; yani, herhangi bir ayrıcalık içermiyorum. Ve üzgünüm ama yaptığım gözlem ve irdelemelerle bunların kalp temizliğiyle pek de bir alakası olmadığı sonucuna defaatle vardım. Bununla birlikte, bunların raslantısal olaylar olmadığı kanaatinde olduğumu da söylemem gerek.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, bunlar, maneviyat içeren soyut durumlar gibi yorumlansa da evrenin işleyişindeki herşey gibi bilimsel olaylardır. Bunları metafizik, spirituel, dini konular olarak görüp ucuzlaştırma çabası, sadece yeterli bilgi düzeyine sahip olmamamızdan, daha doğrusu bilimin olmazsa olmazı olan deney ve gözlemle somut veriler elde edemeyip delillendirememizden kaynaklanmaktadır.
Benim bunları irdelemem beyhude bir uğraş gibi görünse de hatta çoğu zaman bu görüşe bizzat katılsam da sorgulama ve anlamlandırma isteğimin üstesinden gelip bunları bir kenarı bırakamıyorum. Diğer yandan, pratikte bu ilgi alanımın hakkını verdiğimi de söyleyemem. Şimdilik -uzun aralıklarla olsa da- aklımda kalanları not etmekle yetiniyorum ve bu yazı da onlardan biri.
Her yazımın
girizgahında aynı şeyleri tekrar ettiğimin farkındayım. Bunu yapma nedenimi,
güncel konuları işleyen televizyon dizilerinin 'Bu dizide geçen kişi ve olaylar
tamamen hayal ürünüdür.' açıklamasına benzetebiliriz. Aradaki tek fark, benim
açıklamamın dizilerdeki açıklamaya kıyasla: 'Hayal ürünü gibi görünen bu yazıda
geçen kişi ve olaylar tamamen gerçektir.' gibi tam tersi bir içeriğe sahip
olmasıdır.
Lafı daha da uzatmadan
aklımızda kalanları kayıt altına almaya başlayalım.
Bu sene, yani okuduğum
üniversitedeki 2012-2013 öğretim yılının başında yine sıkıntılı bir ruh hali
içindeyken, seçtiğim bir iki dersi değiştirmek için danışman hocamın yanına
gittim. Ders seçimini tamamladıktan sonra huzursuz halimi farkeden hocamla bir
süre sohbet ettik. Bu sohbet sırasında ona, yapmak istediklerim ve
yapabildiklerim teraziye konduğunda karşılaşılan tablo nedeniyle duyduğum
memnuniyetsizlikten, geçmişe yönelik pişmanlıklarımdan, geleceğe yönelik
kaygılarımdan ve bu ikisinin yer aldığı ortamda doğal olarak barınamayan anın
hakkını verme durumlarından bahsettim. Bununla beraber teoride kendimi
fazlasıyla yeterli bulduğumu ama pratikte hep kaçakları oynadığımı ve bundan
bir türlü kurtulamadığımı söyledim. Bunların sıradışı durumlar olmadığının
farkındayım, atalet kıskacı günümüz gençliğinin pek çoğunu hiçbir çaba
harcamadan kollarının arasında tutmakta.
Herneyse, o akşam aynı
ruh haliyle eve dönerken iç sesimle kendi kendime söyleniyordum. Şu an yazarken
dahi ciddiyetten uzak ve komik gelse de psikolojik sıkıntılarım olduğu için boş
ve budalaca bir hayat yaşadığımı yoksa bir dahi bile olabilieceğimi söyleyerek
hayıflandım. Ve bu gerçekten gerçekliğine inandığım bir yargıydı o an için.
Ertesi gün okul
koridorlarında amaçsızca dolanarak 2-3 saatlik öyle arasından birkaç dakika
daha öldürmeye çalışırken sıradışı bir eylemde bulunup fakülte kütüphanesine
doğru yöneldim. İçeri girdiğimde karşıma gelen ilk raftaki kitaplara boş
gözlerle baktım ve içlerinden rasgele bir kitap çektim; kitabın arka kapağında
yazanları olduğu gibi aşağıya aktarıyorum.
'Bilgi edinme ile bir
sorunda sahip çıkma arasındaki ilişki çoğu zaman ve doğru olarak teori ile
pratik arasındaki ilişkiye benzetilmiştir. Kişi dünyayı yorumlamakla
yetinmemeli, gerekiyorsa onu değiştirmeli de. Gerçekten, yorumdan yoksun bir
değiştirme kör olduğu kadar; değişimsiz bir yorum da boştur, yararsızdır. Yorum
ile değişim ya da teori ile pratik, birbirinden ayrı görünse de birbiriyle
öylesine bağlantılıdır ki, uygulama bilgiyi besler ve güçlendirir; bilgi ise
uygulamaya öncülük eder. Teori ile pratiğin, aynı şeyler olmadığı bir kez kabul
edilince, onların yapıları değişmeye, değişik görünmeye başlar. Teori ile
pratik arasında ilişkilerin başka bir yanı, zeka ile karakter arasındaki bağı
hatırlatır. Her bireyin belli bir zihin gücüyle dünyaya geldiği ve psikolojik
faktörlerin kişinin bir budala veya dahi oluşunda hemen hiç rol oynamadığı
bilinmektedir. Fakat, budalalar ve dahiler, normal dağılımın
istisnaları(azınlıkta olan grupları)dır. Beni hayrette bırakan husus, bu iki
küçük grubada girmeyen çoğunluğun safdilliği olmuştur.'
Takdir edersiniz ki
aynı gün içinde vardığım iki kompleks yargıya, ertesi gün 'rastgele' bakılmış
bir kitabın arka kapağında karşılık bulmak, buraya kaydetmeye değer
niteliktedir. Bu ve daha önce yazdığım benzer olaylar rastlantının her iki
tanımına göre de -yani olayların gelişigüzel, nedensiz bir şekilde meydana
gelmesine göre de; iki veya daha fazla olayın aynı anda herhangi bir bilgiye,
isteğe, kurala ya da kararlaştırılmış belirli bir sebebe dayanmaksızın
gerçekleşmesine göre de- rastlantı sayılamaz. Çünkü bu ne birini düşündüğümüzde
düşündüğümüz kişinin bizi o anlarda telefonla araması ne de aklımızdan geçen
-cevabı tek veya birkaç kelimelik- basit bir soruya karşılık, o an
televizyondaki bir filmde geçen alakasız bir diyalogdaki sorumuza anlamca
uyumlu cevabı almak gibi bir olay değildir. Zira yargılarımın, sorularımın ve
onlara karşılık aldığım cevapların kompleks ve sıradışı olmaları, olasılık
hesaplarını altından kalkılamayacak bir seviyeye taşımakta ve bunların
rastlantı olarak nitelendirilmelerine engel olmaktadır.
Başka ve daha
eğlenceli bir tepkime örneğine geçelim. Her yaz olduğu gibi geçtiğimiz yaz da
tatilimin bir bölümünü -genellikle hafta sonlarını- Kuşadası/Davutlar'daki
yazlığımızda geçirmekteydim. Dilek Yarımadası'nda bulunan milli park, denize
girmek için tercih ettiğimiz yerlerden biridir ve günlerden bir gün, ailece
yine oradaydık. Yüzerken zaman zaman, sivrisineğin bol olduğu yazlık
beldelerden nasibini almış ayaklarımızdaki ufak yaraları görüp iştahı kabaran
küçük balıkların tacizlerine uğramaktaydık. Bu benim için eğlenceli olsa da
annem birden ürkmüş ve ardından anne saflığındaki 'Pirana olmasın
bunlar!'cümlesiyle beni dumura uğratmıştı. Buna karşılık ben de ona piranaların
denizlerde değil tatlı sularda yaşadığını söyledim; bu cevabımdan bir an için
emin olamayıp 'Diyelim ki denizde olsun, Türkiye'de pirananın ne işi var!' diye
de ekledim. Ardından kendi kendime 'Türkiye'de yoktur deme ya? Yoktur tabi
oğlum, saçmalama.' diye söylendim. Aradan iki gün geçti ve hergün yaptığım gibi
internette günlük haberleri okurken 'kısmen' saçmaladığımın farkına varmamı
sağlayan o haberle karşılaştım. Haberi buraya yazıyorum ve habere ait linki de
aşağıda sizle paylaşıyorum.
Meriç Nehri’nde pirana
yakalandı Meriç Nehri’nde, balıkçı ağlarına, genellikle Güney Amerika’da
rastlanan, grup halinde avlanan ve avını kısa sürede iskeleti kalıncaya kadar
yiyen pirana takıldığı iddia edildi.
Amatör balıkçı Kadir
Össal, nehirde 20 yıldır balıkçılık yaptığını ilk defa bir pirana yakaladığını
ileri sürdü.
Türkiye’de piranaların
yaşamadığını, büyük ihtimalle daha önce akvaryumda beslenen balığın göle
bırakıldığını anlatan Össal, piranaların sürü halinde yaşayan hayvanlar olması
nedeniyle başka piranaların da gölde bulunmasının muhtemel olduğunu belirtti.
45 santimetre
uzunluğundaki sivri dişli balığın pirana olduğunu iddia eden Össal ”ilk defa
şaşkınlığa uğradık. Bu bir pirana. Meriç Nehri’nden böyle bir balığın çıkması
şaşkınlık yarattı, aynı zamanda nehrinde balıkçılığında sonu olabilecek bir
şey. Bu etçil bir balık insanlarda giriyor nehre sonuçta ne olacağını
kestiremiyorum. Uzmanlar tarafından incelenmesini istiyorum” dedi. Balıkçı
Çetin Barçın ise yakalanan dişli balığın nehirde bulunan diğer balıklara da
zarar vereceğini belirtti.
Barçın, ”Meriç
Nehri’nde bu balıktan çoğaldıysa, bırakın diğer balıkları aç kalınca inanlara
bile saldırırlar. Biz bu balığı ilk defa yakaladık. Eğer çok olsaydı mutlaka
ağlara takılırdı. Büyük ihtimalle akvaryumda beslemekten sıkılan bir kişi bu
balığı nehre atmış” diye konuştu.
http://gundem.milliyet.com.tr/meric-nehri-nde-pirana-yakalandi/gundem/gundemdetay/31.07.2012/1574313/default.htm
Anlattığım bütün olayların -genel anlamda- hemen hemen aynı olduğunu biliyorum ve bunlardan binlerce olsa da sadece hatırladıklarım arasından, ilk olarak, okunduğunda insana bir şeyler katan mesajlar çıkarılabilecek olanlarını, ikinci olarak da içeriğinde çok sık karşılaşmadığımız, eğlenceli unsurlar barındıranları kaydetmeye çalışıyorum. Bu kayıt da pirana nedeniyle ikinci kısım kayıtlardan biriydi.
Anlattığım bütün olayların -genel anlamda- hemen hemen aynı olduğunu biliyorum ve bunlardan binlerce olsa da sadece hatırladıklarım arasından, ilk olarak, okunduğunda insana bir şeyler katan mesajlar çıkarılabilecek olanlarını, ikinci olarak da içeriğinde çok sık karşılaşmadığımız, eğlenceli unsurlar barındıranları kaydetmeye çalışıyorum. Bu kayıt da pirana nedeniyle ikinci kısım kayıtlardan biriydi.
Yakın tarihteki bir
başka örneği kaydedelim şimdi de. Uyumak üzere yatağa yattığınız ilk anlarda,
laf lafı açar tabirine -sürat anlamında fark atsa da- benzer şekilde düşünce
düşünceyi açar, oradan oraya sürüklenirsiniz ya, işte o klasik anlardandı ve
6.5 milyarlık insan nüfusunun çok fazla olduğunu, şu koca dünyada yüz kişi
olsaydı dünyanın belki daha basit ama daha huzurlu bir yer olabileceğini
düşündüm. Fakat ardından aklıma The Walking Dead adlı dizi geldi ve sayıca çok
az insan kalmasına rağmen orada da birbirleriyle çatıştıklarını düşündüm. Sonra
'Gerçekten 100 kişinin yaşadığı bir dünya olsa nasıl olurdu?' diye bi soru
geçti aklımdan. Bu sorudan 2 veya 3 gün sonra, fakülte kantininde ders saatinin
gelmesini beklerken okuduğum gazetede, 100 kişilik dünya nasıl olurdu türevi
bir başlıkla yayımlanmış bir haberle karşılaştım. Haberin içeriğinde 100
kişilik bir dünya olsa cinsiyet, ırk, dini inanç, yaşam koşulları vb. açısından
nasıl bir dağılım olacağına dair rakamlar verilmişti. Haberde araştırmayı yapan
kuruluşun adı -Daily infografic- verilmişti ve daha sonra bu olayı kayıt altına
almak isteyeceğimi düşünerek kuruluşun adını telefonuma yazdım. Fakat az önce
kurumun adını yazarak yaptığım aramalarda, o gün o gazetede yeralan haberi
bulamasam da ve oradaki haber daha kapsamlı olsa da yapılan bu araştırmanın
farklı kaynaklarda yayımlanan haberlerini buldum. Eğer dünyâmızı, oranlarını
değiştirmeden 100 kişilik küçük bir kasaba boyutuna düşürebilseydik ne olurdu?
57 kişi Asya'lı, 21 kişi Avrupa'lı, 14 kişi Amerika'lı, 8 kişi Afrika'lı, 52
kadın, 48 erkek, 30 beyaz renkli, 70 diğer renklerden, 30 Hıristiyan, 80 kişi
standartların altında evlerde yaşardı.70 kişi okuma yazma bilmezdi.50 kişi kötü
beslenirdi.1 kişi doğmak üzere, 1 kişi de ölmek üzere olurdu.Sadece 1 kişi
üniversite eğitimi alır, sadece 1 kişinin bilgisayarı olurdu.
Yine benzer tarzda
başka bir olaya geçelim. Bundan 2 ay önce İzmir'deydim. Sıradan bir gündeki
sıradan eylemlerimden birini gerçekleştiriyordum; yani belgesel izliyordum. Her
ne kadar savana belgesellerinden sıkılalı yıllar olsa da arada sırada onları da
izlerim. Ekranda bu kez zebralar vardı, bir an için acaba zebranın atla
çiftleşmesinden yavru meydana geliyor mu, gelse nasıl bir şeye benzer ve katır
gibi soyunu devam ettiremez mi acaba diye sordum kendi kendime. Çünkü çokça
belgesel izlememe rağmen bu zamana kadar o türde bir hayvanı görmemiş olmam
garip gelmişti. Birkaç gün sonra otobüsle Eskişehire dönerken televizyonda Ayna
isimli gezelim-görelim tarzı programa denk geldim. Beğenmediğim bir program
olsa da çok fazla seçeneğim olmadığından ve Güney Amerika ülkelerini
sevdiğimden izlemeye karar verdim zira program Kolombiya'da geçmekteydi. Neyse,
programın ortalarında sunucu bir at çiftliğine gitti ve bir iki midilli gösterdikten
sonra kare değişti ve tahmin edeceğiniz hayvan ekranda göründü. Babası at
annesi zebra olan hayvanın dünyada sadece Kolombiya'da bulunduğunu, sayılarının
beş tane olduğunu ve bu girişime 4 yıl önce başlanmış olduğunu söyledi.
Bu ve daha önce yazdığım
buna benzer örnekler, bana her seferinde, soruların cevapları, cevapların da
soruları var ettiğini, dolayısıyla soru sormanın hayatta insana verilmiş en
büyük lütuf ve bu lütufu doğru kullanmanın en büyük hazine olduğunu hatırlatır.
Ne olursa olsun soru sormaktan vazgeçmemeliyiz; ne mutlu bu nimetin kıymetini
bilenlere!
Bir başka olay.
Yazlıktaydım, içeriğini şu an hatırlayamadığım bir konu hakkında babamla
konuşmaktaydık. Birisi hakkında olumsuz bir eleştride bulunduğunu hatırlıyorum
sadece. Bunun üzerine ona egolarından kurtulmasını gerektirdiğini, bunun da bir
bağımlılık türü olduğunu ve insanı mutsuz eden şeyin bağımlılıklar olduğunu
söyledim. Buna karşılık bana şakayla karışık 'Egom olmadan yaşayamam ben.'
gibilerinden bir cevap verdi. Tebessüm ettikten sonra aklımdan kendim de dahil
olmak üzere ne onunla ne de onsuz olamadığımızı düşündüm ve çağrışım bu ya
aklıma Müslüm Gürses'in 'Ben Senin Kulun muyum?' şarkısındaki 'Ne senle
yaşanıyor ne de sensiz oluyor!' dizesi geçti. Eve de alkollü döndüğümden o an o
şarkıyı dinlemeyi gerçekten çok istemiştim ama ne yazık ki yazlıkta internet
yoktu. Telefonumda internet vardı fakat internetten müzik dinlemek için yeterli
seviyede değildi. Ardından işte imkansız bir durum diye düşündüm: Bu gece, bu
şarkıyı dinleyemem. Sonrasında odama çıkıp kitap okumaya karar verdim, bir-iki
saat sonra kitapta bilmediğim bir kelimeyle karşılaştım. İnternetten anlamına
bakmak istedim fakat siteye girerken hafıza doldu uyarısıyla karşılaştım.
Kayıtlı fotoğraflardan gereksiz olanları silmek istedim, eski tarihlerde
çekilmiş 8-9 resim sildikten sonra resimlerin arasında tanıdık gelmeyen bir
videoyla karşılaştım ve açtığımda yüzümde bir gülümseme hasıl oldu.
Tıkladığımda karşılaştım içerik, yaklaşık bir yıl önce Eskişehir'deki evimin
penceresinden çekilmiş yağmurun şiddetle yağdığı anlardı. Yüzümde gülümsemeye
neden olansa fonda çalan, son ses açılarak kaydedilmiş şarkıydı!
Bu tip örnekler bana
hep, neden-sonuç ilişkisinin anlık olmadığını, zaman içinde nasıl
yayılabildiğini, zamanın göreceliliğini, neden ve sonuçların zamandan bağımsız
olduğunu, dolayısıyla neleri neden neleri sonuç olarak saptayabileceğimizi
belirlemenin öyle göründüğü gibi basit olmadığını ve insan algısının ötesinde
bir algı gerektirdiğini düşündürmüştür. Ayrıca yaşamlarımızda imkansız
kelimesinin beklenmedik şekilde devre dışı kaldığı örneklerdeki en büyük rolün
bu kurguya ait olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla geçmişimizi -çok ender
rastlanan bazı obsesif beyinler hariç- tüm anlarıyla hatırlayamayacağımızdan ve
gelecekte karşımıza çıkacak tüm olasılıkları -evrimimizin şu anki aşaması
dahilinde- mevcut yetilerimizle bilemeyeceğimizden ve bu ikisi arasındaki
ilişkiyi tanrısal bir farkındalık ve zekayla hesaplayamayacağımızdan dolayı
yaşadığımız ana ve yakın geleceğe yönelik değerlendirmelerimizde imkansız
tabirini inanarak kullanabilmek neredeyse imkansızdır. Bu nedenle ne olursa
olsun devam etmek, insanın olmazsa olmazı olmalıdır.
Yine yazlıkta başka
bir gün, babam ve annemle kumsaldaydık ve kardeşlerimin eşleriyle olan
durumları, evlilik hayatları hakkında konuşuyorduk. Sohbetin bir bölümünde
yalnız yaşamanın evlilikten çok daha rahat ve güzel olduğunu, her zaman yalnız
yaşayacağımı söyledim. Buna endişeli bir şekilde tepki verdiler ve yalnızlığın
kötülüğünden detaylıca bahsederek bu görüşümden vazgeçmem gerektiğini ısrarla
vurguladılar. Ben de hayatın bana ait olduğunu söyledim ve istediğim gibi gibi
yaşarım diyip kestrip attım. Son olarak da yalnızlığın çok daha iyi olduğunu
ileri süren bikaç örnek daha verdim.
Her neyse, eve
döndüğümüzde televizyonu açtım ve şu an Youtube'tan baktığımda, 05:39'uncu
saniyesinden izlemeye başladığımı öğrendiğim Lamekan isimli belgeselde, ihtiyar
adamın azından dökülen sözler şu şekildeydi: 'Hiç kimsem yok benim. Yani
dünyada yapayalnız kaldım. Yalnızlık!.. Ne bileyim, nasıl anlatayım yani bunu
ben size? Allah kimseyi yalnız bırakmasın diyim! Yalnızlık kötü bir şey!
İnsanın bir arkadaşı olacak. Benim hiç arkadaşım olmadığı zaman sandalyelerle
konuşuyorum. Sandalyeye diyorum nasılsın, iyi misin? Sandalye de diyo 'E iyiyim
iyiyim, sen nasılsın.?' diyor, heh heh! Biraz espri edelim.
Bu ihtiyar sonunu
espriyle bağlasa da belgeselin devamında çok daha ızdırap dolu yalnızlık
hikayeleri gözler önüne serildi ve bu belgesel gerçekten, kumsalda anlayamadıklarımı,
daha doğrusu anladığım halde önemsiz gördüklerimi, kafama balyozla vurulmuş
gibi hissettirerek önemsetmişti.
Hatırladığım tepkimeler
arasından birkaçını daha -hatırladığım kadarıyla- yazarak devam edelim. Bundan
3-4 ay kadar önce sıradan bir günün akşam üstünde biraz hava almak amacıyla
yürüyüşe çıkmıştım. Bir an için zihnimde sürekli konuşarak olumsuzluk
bombardımana neden olan o sesi ferkettim, bu yeni bir farkındalık değildi
elbette, kendimi bildim bileli olumsuz düşüncelerden muzdarip biriydim. Fakat o
an, sürekli olumsuz düşünceler oluşturan; düşüncelerin hayatın yapı taşı olduğu
gerçeğini defalarca kez tecrübe ederek bildiğinden, sürekli kaygı ve korku
üreten ve bu sürecin işleyişini bildiği için mevcut olumsuz düşüncelerini ve
kaygılarını insanlarla paylaşmayı anlamsız ve gereksiz bularak zehriyle
yaşamaya devam eden bir beyne sahip bedenin aslında yaşamadını düşündüm. Zihnimdeki
bu sesi nasıl susturabilirim, nasıl gerçekten yaşamaya başlayabilirim diye
sordum kendi kendime. Daha sonra eve gelip bilgisayarımı açtığımda facebook
hesabımın ana sayfasındaki en son paylaşım şuydu:
Bu video düşüncelerime
cevap olsa da videoda ulaşılması amaçlanan durumun belli bir seviyeye
gelindikten sonra amaçlanması gereken bir durum olduğunu düşünüyorum. Zira
gelişim için çatışmalara ihtiyacımız vardır. Gerçi bu durum da kendi içinde
çatışmalar içerse ve mücadele gerektirse de bence içsesimizle oluşturduğumuz
çatışmaları yeteri kadar yaşamadan bu duruma ulaşmaya çalışmak pek de doğru
değil. Zira belki bu duruma erişip huzur ve mutluluğu bulabiliriz ama bu bence
işin kolayına kaçmak olur. Neden bu şekilde düşündüğümü sıradaki tepkime
örneğini anlattıktan sonra yapacağım genel değerlendirmede anlatacağım.
Son olarak eklemek
istediğim bir-iki ufak olay daha var. Geçen yıl Sci Tech TV'de, 'Welcome to the
Nanoworld' isimli 4 bölümlük belgesel dizisinin ilk bölümü olan 'From Micro to
Nano' yu izliyordum. Hepimiz bu konuya az çok aşina olsak da bu belgeselde
nanoteknolojinin ne olduğu, geçmişi, bugünü ve yarınlarında neler olabileceği kapsamlı
bir şekilde anlatılıyordu. Belgeseli izlerken çok etkilenmiştim; özellikle bu
teknolojinin gelecekte ne gibi amaçlarla ne gibi icatlara neden olabileceğinin
anlatıldığı kısımlarda buruk bir coşku hissettim; hatta, üzüldüğümü açıkça
söylemeliyim . Çünkü bilim ve teknolojideki gelişim, benim geleceği -bundan beş
yüz ya da bin yıl sonrasını- görmeyi arzulamamın en büyük nedeni olmuştur.
Belgeselin sonlarına doğru bu düşünce eşliğinde büyük bir hayıflanma yaşarken,
gelecek hakkında konuşan 70 yaşlarındaki profesörden beni kısmen rahatlatacak
ve bu düşüncelerime adeta cevap olacak bir cümle geldi. Bu alanın ve bu alanda
devam eden gelişmenin muhteşemliğinden ve gelecekte olabileceklerden
bahsettikten sonra, o da benim gibi hayıflanarak 'Keşke şimdi 25 yaşında
olsaydım!' dedi. Bu beni rahatlattı çünkü o belgeseli izlediğimde 25
yaşındaydım. Tabii ki profesörün, bu konuda hayıflanarak 'Keşke şimdi 70
yaşında olsaydım!' diyen başka bir profesörle karşılaşması sanırım düşük bir
ihtimal. Bu yüzden şanslı olduğumu söyleyebilirim. Bu arada tüm aramalarıma
rağmen değil Türkçe altyazılısını, İngilizcesini bile bulamadım bu belgeselin.
Youtube'ta da sadece üçüncü bölümü eklenmiş. Fakat bir çok sitede satılıyor.
Görünen o ki bu
tepkimeden anlamam gereken, bu dünyaya geliş zamanımız bizim için en doğru
zaman; bu yüzden geçmişe veya geleceğe yönelik keşkeli cümleler kurmak yerine
yaşadığımız dönemin hakkını vermeliyiz ki zaten en azından şu ana kadar başka
bir şansımız olmadığını biliyoruz.
Tüm bu
anlattıklarımdan yapılabilecek başka bir çıkarım da şudur ki olumsuz iç
sesimizin çıkarımları aynı anda başka bir yerde aksini oluşturur ya da kendi
oluşumuyla halihazırda bulunan aksinin çekim alanına girer ve bu eşzamanlılık
sayesinde birbirlerini bulurlar. Bu durum insandaki olumsuzluğu ortadan
kaldırıp uyumlanmaya ve gelişmeye neden olma amaçlıdır. Diğer bir tarafta da
olumlu kurgularımız aksleriyle buluşur ve bu çatışma da olumlu kurgularımızı
güçlendirerek uyumlanmaya ve gelişmeye neden olma amaçlıdır. Kısacası tüm bunlar
evrimin temel fonksiyonlarıdır ve bence, asıl sihirli, asıl büyülü, asıl
mucizevi olan budur. İmkansız veya rastlantı denilen olayların bilimsel
nedenlerle oluşmasındaki ihtişam, denizin bir asa darbesiyle ikiye ayrılması ya
da bir insanın suyun üzerinde yürünmesi gibi anlatılarda yer aldığı düşünülen
ihtişamdan kıyaslanamayacak derecede fazladır. Bunu gerçekten kavrayan insan
bir kum tanesine baktığında dahi ihtiyaç duyduğu tüm ihtişam ve mucizeyi
iliklerine kadar hisseder; hatta, o tek kum tanesinin altında ezililerek
altından kalkmakta zorlanacağı duygu durumlarında, oradan oraya savrulurken
kendini kaybedebilir ve bu kayboluş, gerçek anlamda kendini bulmanın olmazsa
olmazıdır.
23 Şubat 2015 Pazartesi
UYAN
Tanımadığı insanların arasında sıradan adımlara yürüyen genç adam, aniden düşüp bayıldı. Yarı baygın halde, bulanık bir görüşle çevresindeki insanları görebiliyordu. Garip olansa, insanların, gözlerinin önünde gerçekleşen olay sanki hiç olmamış gibi davranmalarıydı.
Genç adamın yardım isteme girişimlerinin sonunu getirense sesinin çıkmadığını ve hareket edemediğini fark ettiği andı. Durumun anormalliğinden şüphelenerek bunun bir rüyadan başka bir şey olamayacağı kanaatine vardı ve uyanmak için yataktaki bedenini şiddetle sarsmaya çalıştı. Önce başını ardından da tüm bedenini epilepsi nöbeti geçiren bir hasta gibi titretip sarsıyordu. Gerçek bir epilepsi nöbetinden iki farkı vardı. Birincisi, böyle bir sarsılma ve titreme beyindeki sinir hücrelerinin normal işleyişinin kesintiye uğramasıyla, istemsizce oluşurken; genç ise bu durumu kendisine, tüm odaklanma gücünü ve istencini kullanarak yaşatıyordu. İkincisi de tabii ki ağzından köpükler çıkmamasıydı.
Zorlu ve boğucu çabaların ardından, nihayet gözlerini açtı.
Korkuyla karışık bir rahatlama hisseden genç adam, bir bardak su almak üzere ranzanın üst katından inip kaldığı okulun yatakhanesinden dışarı çıktı. Tüm arkadaşları dışarıda top oynamaktaydı. Arkadaşlarının daveti üzerine suyu boşverip oyuna karıştı. Topu sürüp çalımlar attı, kaleciyle karşı karşıya kaldı ancak genç adam yine aniden bayıldı.
Arkadaşlarının koşup yardım edeceği beklentisyle yerde yatarken, yardım için yanına gelmeleri bir yana, herkesin maça devam ettiğini gördü. Bağırmak istedi ancak sesini çıkaramadı, hareket de edemedi. Ardından, bunun da bir rüya olduğunu anlayarak var gücüyle uyanmaya çalıştı. Uzun çabaların sonunda kendisini uyandırdı.
Neyse ki bu kez kendi evinde uyandı. Penceresinden içeri güneş ışınları vurmaktaydı. Aydınlık bir güne uyanmak kendisini iyi hissettirmişti. Bu sırada, mutfaktan gelen gülüşmeleri işitti. Anne ve babası şakayla karışık birbirlerine takılmakta, kardeşleriyse bu duruma kahkahalarla gülmekteydi. Güzel bir gün olduğunu hatırladı zira bayramın ilk günü olması sebebiyle şehir dışında yaşayan abileri ve ablaları baba evine dönmüştü ve tüm aile bir aradaydı. Biran önce aralararına katılıp neşelerine ortak olmak, bu anlamsız kabusları geride bırakmak istedi.
Mutfağa gitti, ailesinin kahvaltı yaptığını gördü. Tebessüm eşliğindeki güne başlama selamlamalarının ardından sandalyesini çekti ve kahvaltı sofrasındaki yerini aldı. Babası, yine geç kalkmasından dolayı genç adama takıldı. Kardeşleri de bir kaç ufak iğneleyici cümleyle babalarına destek verdi. Anne ise oğlunu savunan tarzda birkaç kelime etti ve bir eliyle, genç adamın önüne çayını koyarken diğer eliyle de sırtını sıvazladı ve gülümsedi.
Genç adam kendini iyi hissetmekteydi. Gülümseyerek çayından bir yudum aldı ve şükürle karışık bir huzur esintisi hissetti. Mevcut halinde, az önceki karanlık kabusların ardından penceresinden içeri vuran güneş ışıklarının, şimdi, kendisinden çevreye yayıldığını hissediyordu adeta.
Fakat yine olan oldu, birden bire o güneş, uzay-zaman dokusunun nedenini bilmediği şekilde büküp yırtılmasıyla, bilinmezlikte kayboldu. Aynı süreç tekrar yaşandı ve genç adam, öfkesi korkusuyla yarışır haldeyken, evrenin başka bir yerindeki uzay-zaman dokusunu yırtıp yeniden kendini görünür kılma adına çabaladı zira patlayıp kendi içine çökmek şöyle dursun, yeteri kadar büyüyüp gelişmemişti bile. Yani, varoluşa, değerli hiçbir element sunamamıştı henüz. Kaldı ki saygı duyulacak bir kayboluş ve bilinmezlik ancak bu şekilde olabilirdi.
Tüm bu düşüncelerin ardından, kendini tekrar görünür kıldı fakat artık çok sıkılmış, sinirleri alt üst olmuştu. Yüzünü ovuşturdu, kendine seri halinde tokatlar attı. Son tokatla kendi canını gerçekten yaktı ama bunun bir rüya olmadığından emin olduğunu anlamasını sağladığından, kendisine kızmak aklının ucundan bile geçmedi. Kan ter içinde kaldığını farketti ve duş almak için banyoya girdi. Soyunduktan sonra lavabonun aynasında bir süre kendisini izledi, elinin izinin çıktığı sağ yanağını ovuşturdu. Ardından derin bir nefes alıp rahatlamaya çalıştı ve duşakabine girip yıkanmaya başladı. Lakin...
Lakin ansızın, jüpiterin korkuyla karışık cazibesinden kurtulmayı bir şekilde başaran ve hemen ardından hayatının milyarlarca yılını, onun boyunduruğu altında geçirmenin onursuzluğuyla yüzleşip bu durumun yarattığı ağır utanç duygusundan kurtulmanın da ancak -küçük fakat barındırdığı hayatla anlamlı ve çok güzel bir yer olan- dünyaya çarparak elde edilebilecek şerefli bir ölümle mümkün olabileceğini sezen bir göktaşı gibi yere çakıldı.
Bu kez etrafında yardım istemeye niyetleneceği kimse de yoktu. İçindeyse çaresizliğin eşlik ettiği dev bir isyan vardı ve içsesiyle Tanrı’ya haykırdı, ‘Yeter artık, neden bunu bana yaşatıyorsun!’ ve kalan son güç kırıntılarını da iç sesiyle sayıklamaya devam etmek için kullandı: ‘Yardım et, yardım et, yardım et…’.
Ve ansızın duşakabine yaklaşan bir silüet göründü. Kabin kapısı açıldı ve içeri bir el uzandı. Genç adamın karşısındaki kendisiydi. Müthiş bir ürperti ve şaşkınlığa rağmen, şüpheden tamamen arınmış bir güven hissetti. Kendisine uzatılan eli kavradı. Ayağa kalktıktan sonra kendisiyle göz göze geldi ve sordu:
‘Bu da bir rüya, değil mi?’
Genç adam, sorusuna soruyla karşılık aldı: Sen, gerçek sen değilken, hangisinin rüya olduğunun ne önemi var?
14 Şubat 2015 Cumartesi
SISKA ADAM
Karanlık çöktüğünde sıska adam pardösüsünü bankın üzerine atıp sessiz sokakta derin bir nefes aldı. Soğuk hava ciğerlerine girdi ve bir süre orada asılı kaldı. Hava çoktan kararmıştı ve hafif hafif kar yağıyordu. Sıska adam bir sigara yaktı. Tütünün ciğerlerinden süzülen dumanı, adamın yarılmış kaşının üzerine oturdu ve orada öylece geceyi izlemeye koyuldu. "Yok olmak için bu kadar çaba sarf etmek ha!" dedi kendi kendine sıska adam. Beklediği otobüs o gece de gelmemişti.
Zaten gelmesi de mevcut halde, yani bilinen evrenin kurallarına göre imkansızdı zira gideceği yerden hiçbir zaman emin olamamıştı. Ama o hiçbir zaman bilinen evrenin kurallarına göre haraket etmemişti daha doğrusu istese de edememişti. O türde bir hayat yaşamayı hiçbir zaman içine sindirememiş, bunca yıldır kendisini bunun için çok zorlasa da -bazı bünyelerin tükettikleri bazı yiyecek ya da içeceklere reflektif tepkiler vererek istifra etmeleri gibi o da- her defasında bilinen kurallara dair düşüncelerini hatta kendisini zorlayıp ilk adımını attığı eylemlerini dahi nefesini dakikalarca tutmuş bir insanın can hıraş bir şekilde nefesini verişi gibi kusarak başa dönmüştü.
Bu yüzden kendisini yargılamadığı, kendisine en ağır ithamlarda bulunmadığı hatta bazen savunma yapmayı dahi kendisine hakir gördüğü zamanlarda bile ‘Taktir yüce mahkemenindir.’ diyerek kendisini kah sürgüne yollamadığı kahsa kalemini kırmadığı bir günü bile olmamıştı. Ama ne fayda! En ateşli savunmaları da en samimi sessizlikleri de ne verdiği hükümleri uygulanır kılıyor ne de hafifletici nedenlerle salıverilmesinin hakkını verebiliyordu. Kendisini her defasında benzer iddanamelerle yüzleşirken bulmaktan hiçbir şekilde kurtulamıyordu.
Aslında o, bu fasit çemberin dışındaydı; her şeyi gözlüyor, tüm gerekli çıkarımları yapıyor ve bunları idrak ediyordu ancak çemberin dışında olmak çemberden kopabilmek anlamına maalesef ki gelmiyordu; gelemiyordu. Çemberin içindeki bu kısır döngülü dünyaya öylesine bağlanmış öyle özümsemişti ki mevcut tek düzeliğin içinde yarattığı anlam dünyasının sadece kendisine görünen çeşitliği ve zenginliği, onu çektiği tüm sıkıntı ve acılara rağmen büyülüyor ve bu tesirden bir türlü kurtulamıyordu.
Sıska adam, ateşin izmarite ramak kaldığı sigarasından -alacağı tad konusunda bir an için tereddüt etse de- bir nefes daha aldı ve izmariti oturduğu bankın tahtalarından en arkada kalanının alt kısmına bastırarak söndürdü. Bu eyleminden anlaşılacağı gibi anksiyetik ve obsesif bir karaktere sahip olduğu aşikardı zira kendisi de obsesyonla bağdaştırılabilecek her eylemini daha doğrusu her eyleminin obsesif olup olmadığını sorgulayan bir insandı. Bu sorgulamanın nedeni obsesyonlarının kompülsyona dönüşmesini engellemek üzereydi elbette ama ‘Bu sorgulamaya yönelik ayırdığım vakit ve bu süreçteki düşünme halim de mevcut obsesyonlarımı kompülsyona dönüştürmek anlamına gelmiyor mu ki?’ diye aklından ister istemez geçiriyordu her defasında.
Yine de yaptığı eylemin yaratacağı vicdani sıkıntının, bu sorgulamalardan çok daha ağır olduğunu düşünerek hareket etmeye devam ediyordu. Öyle ya, bir sigarayı kamu malında söndürmek, binlerce insanın vergileriyle yapılan bir mala zarar vermekti. Bu sıska adam için büyük bir azaptı. Mevcut sistemdeki haksız düzende alın teri akıtarak, gerek kendisi, gerek ailesi adına yaşam mücadelesi veren binlerce insanın emeğinden bir parça alınarak yapılmaktaydı bu banklar. O yüzden zarar düzeyini en alt seviyede tutmalı, zarar aynı olsa da görünülürlüğünü en alt seviyeye indirmeliydi; ki en azından, insanların bunu görerek hissedebilecekleri olası rahatsızlıkların önünü bir nebze de olsa kesebilsin.
Derken sıska adam birden bire gülümsedi; çocukluğunu hatırlamıştı bir an için. Babasını örnek alarak burnundan çıkardığı tatakları koltuğun altına sildiği ve annesinin, babasının bu eylemine çok kızdığını bilmesinden dolayı, olası buluşmadan habersiz bir el ve kendi dünyasında yarasavari yaşayan bir tatak arasında oluşabilecek en düşük ihtimalli vuslat mekanlarını seçmeye çalıştığı gelmişti aklına. Sonra yüzündeki tebessüme -her zamanki donuk halini aldatmaktan korkarcasına bir kaçamaklıkla- eşlik eden gülen gözleri, tam olağan donukluğuna dönmek üzereyken, bir şeylerin farkına varmış bir bilincin işaretini veren gözler haline geldiler. ‘Belkide…’ dedi, ‘Belkide, sigaranın söndürülebileceği en uygun yeri belirlemedeki bu hassasiyetimin temelinde -az önce tebessümle andığım- çocukluğumdan kalma bu sümük-kanepe ilişkisi vardır.’.
Bu çözümleme birkaç saniyeliğine de olsa sıska adama huzurumsu bir his yaşatmıştı. Gerçi bu hissin yabancısı değildi zira insan –dolayısıyla kendi- psikolojisiyle rasyonel anlamda ilgilenmeye başladığı zamanlardan beri -yani yaklaşık 10 yıldır- günlük hayatındaki düşüncelerinin, davranışlarının ve herhangi bir duyusu aracılığıyla algıladığı herhangi bir kavramın aklında ilk oluşturduğu çağrışımlarının hatta anlık hislerinin dahi nereden -ve hangi yaşanmışlıkların karşı konulamaz emirlerine uyarak- geldikleri hakkında sorguluyordu kendisini. Doğru cevapları elde etme konusunda da -özellikle son yıllarda- fazlasıyla mesafe kat etmişti. Ancak bu ve benzeri huzurumsu hislerin yaşanmasını sağlayan çözümlemelerin oluşmasını mecbur kılan sorunların, geçmişe, ana ve hatta geleceğe dair yapıtaşları o denli fazlaydı ki başta keyif ve huzur veren bu his, yerini giderek otomatikleşen eylemlerin hissizliğine bırakmaktaydı.
Son zamanlarda, canını en çok sıkacak unsuru da bu hissizlik hali olarak tanımlıyordu ancak bu tanımlama tamamen nesneldi. Bu hissizliğin kendisinde herhangi bir endişe uyandırmayışı bir an için ilginç gelse de endişe edebilmesi için hislerine ihtiyacı olduğunu ve düşün dünyasında bu ve benzeri paradoxlarla ne kadar çok yüzyüze geldiğini düşündü. Bu düşünce onda herhangi bir biliş hali ve bu bilişten hareketle yeni bir yola girme güdüsü uyandırmamıştı zira o güdünün benzerlerini yüzlerce kez yaşamış ancak hepsi kısa ömürlü olmuştu. Yani sıska adam bu farkındalığına dair de yeter miktarda duyarsızlığa hali hazırda sahipti.
Ardından, yorgun hissetmesi gereken anlardan birini daha yaşadığını kendine hatırlattı. Hatırlattı çünkü o zaten her zaman yorgundu. Ara ara bu yorgunluğunu kendine hatırlatması, tekdüze hayatındaki rutin eylemlerden biriydi sadece. Zamanında, bu hatırlatmaları, kendisini harekete geçirici bir unsur olarak görüyordu ve işe yarayacağına da gerçekten inanıyordu. Ama bu inancını kaybedeli de çok ama çok uzun zaman olmuştu. Bu hatırlatmalar, uzun zaman önce hangi buluşmalara ya da hangi iş görüşmelerine vaktinde yetişebilmek için kuruldukları unutulmuş ancak ilgisizlik ve üşengeçlikten bir türlü iptal edilmemiş ya da yeni bir vakte kurulmamış bir çalar saatin, her gün devam eden ve hiçbir tepki alamayan beyhude çığlıklarından başka bir şey değildi.
Yine de bu çığlıkların -saatin amacına özgü olmasa da- hala bir işlevi vardı. Sıska adamın eli, pardösüsünün iç cebine doğru uzandı. Metal renginde, üzerinde herhangi bir işleme olmayan, sıradan fakat iş görür matarasını çıkardı. Kapağını bir kaplumbağanın telaşsız yürüyüşü kadar sakin bir tavırla açtı ve viskisinden uzun bir yudum aldı. Ardından eli pardösüsünün diğer cebine uzandı ve kabaca sarılmış hatta bir kısmının paketin dışında kalmasından dolayı cebinde biriken pamukçuk ve -hangi bardan ve ne zamandan kaldığını hatırlamadığı- fıstık kabuklarının yapıştığı çikolatasını çıkardı. Bu davetsiz misafirleri üfleyerek uzaklaştırdığı kısımdan bir barça koparıp ağzına attı. Pahalı bir çikolata değildi ama sıska adama göre viskiye eşlik edebileceklerin en iyisiydi zira bir çok denemeden sonra fiyat-kalite eşgüdümünde en idealinin o çikolata olduğuna kanaat getirmişti. Elbette tükettiği viskide de benzer denemeler sonucunda karar kılmıştı. Belkide, bu kararsız ve takıntılı adamın en doğru tercihleriydi bunlar. Fakat bu tercihlerin kendisi dahil hiç kimseye dişe dokunur bir fayda sağlamadığının da farkındaydı. Buna rağmen bir insanın zamanını öldürme şeklinin bile kaliteli ve mantıklı olmasından yanaydı.
Evet, amaçsızca kurulu kalmış saat işlevini yerine getirmiş sıska adam viskisinden aldığı uzun yudum ve ağzında eriyen çikolatanın tadıyla, sürekli kapısına dayanıp cebir ve şiddetle haraç aldığı, iliğini kemiğini kuruttuğu, ocağına incır ağacı diktiği beynine bir iki adet dopamin salgılatmıştı. Kaldı ki istediği de bundan fazlası değildi zira fazlasını imkan dahilinde görme düşüncesini terk edeli çok olmuştu.
Güç bela elde ettiği dopamini bir miktar plasebo etkisiyle canlandırmak adına bir sigara daha yaktı sıska adam. Nikotinin anlamlı hale gelebilmesi için sigarasından bir iki saatliğine uzak kalması gerektiğinden, yakyığı sigaranın, mevcut tüketim sıklığında plasebodan başka bir işlevi yoktu. Önce, sigaranın yavaşça ilerleyen ateşinin, ayak parmaklarının en ucunda sona ermesinin getirebileceği huzura dair saliselik bir düşünceyle hızlı ve derin bir nefes aldı sigarasından; ardından, aldığı nefesi henüz vermemişken sigarayı burnuna yaklaştırıp genzini delmek istermişçesine derin bir nefes daha çekti.
Çoğu insana göre yadırganacak bu eylem, aslında onu tam anlamıyla özetliyordu. Sıska adam biraz hedonist, biraz mazohist fazlasıyla da bağımlı bir karaktere sahipti. Bu nedenle kendisine zevk ve acı verici hangi bağımlılığı olursa olsun, ondan azami verimi almak kendisi için kaçınılmazdı. Çektiği acılardan kurtulmak adına zevke, aldığı zevkleri haketmedini düşünerek acıya sürüklüyordu kendisini. Aslında, kendisine dair tüm çözümlemelerinde olduğu gibi, bunun da uzun zamandır farkındaydı. Başlarda bunun yanlış ve değiştirilmesi gereken bir davranış kalıbı olduğunu düşünse de zaman içinde tüm olumsuz yanlarına giydirdiği kılıflardan birini bu davranış kalıbına da ‘Bu çatışma beni düşünür ve üretir kılıyor.’ adı altında giydirmişti. Hatta, bu kılıfı, her ne kadar inanmadan taşısa da -bir zamanlar okuduğu- Dostoyevski’nin hayatını anlatan bir kitaptan kendine pay biçerek ‘ O da yaşamı boyunca dualitenin tavında dövüldü ve bu şekilde Dostoyevski oldu.’ diyip kendini avutmaya çalışıyordu.
Sıska adam boşlukta kaybolmuş gözlerini toparladığında ateşinin parmaklarına yaklaştığı sigarasının düşmek üzere olan külünü fark etti. Bir önceki sigarasında elde ettiği çözümlemelerin verdiği cesaretle sigarasını rasgele yere fırlattı. Elbette, bu çözümlemelerin ardından gelen zıt kutuplu eylemler, ilk anda, rahatlama sağlasa da peşinden sürüklediği ‘Acaba!’lar bu rahatlamaları yok edip yapılan çözümlemeleri geçersiz kılıyordu.
Bir kısmı yerdeki çamura bulanmış, kalan kısmı da banktan düşmek üzere olan pardösüsünü alıp omzuna vuran sıska adam yönünü karanlık sokaklara doğru çevirdi ve nereye gideceğini bilmediğinden dolayı bir türlü gelmek bilmeyen o otobüsü, yarın nerede bekleyeceğinden habersiz bir şekilde gözden kayboldu.
Not: Tanıdığım ya da tanımadığım insanlardan az ya da çok devamını getireceğimi söyleyerek, bir cümle ya da paragraf istiyorum. Bu yazının ilk paragrafını bana yollayan Göktuğ Canbaba'ya teşekkür ederim.
KARMAŞADAN SIYRILMAK
İnsan, biyolojik sınıflandırmadaki bilimsel ismiyle homo sapiens sapiens. Yani, 'düşündüğünün üstüne düşünebilen insan'. Farkındalığının farkında olan insan.
Elbette bunlar, bir canlı olarak, diğer türler arasında gururumuzu okşayacak ve göğsümüzü kabartacak tanımlar ama çoğu zaman, bizden oluşan ve bizim oluşturduğumuz bu hayatın akışına kapılıyoruz ve bu tanımlamaların hakkını veremiyoruz. Düşüncelerimiz ve farkındalıklarımız sadece basit birer beyin fonksiyonu ürünü olarak gelip geçiyor. Özümsenemiyor ve milyonlarca yıllık mucizevi evrim destanının hakkı verilemiyor. Mevcut sosyal hayatın karmaşıklığı bizi bir basamak gerideki türümüzde yaşatıyor adeta. Evet, hala düşünüyoruz, hala bir şeylerin farkına varıyoruz, bir çok şey biliyoruz ve ilerliyoruz ancak bunların bilincine varmadan yaşıyoruz. Rahatlamak yerine yoruluyor, eziliyoruz.
Bu durum büyük ölçüde, bilgi sahibi olma ve bilge olma durumları arasındaki farklılığa benzer. Bilgi sahibi insan, sahip olduğu bilgileri sırtındaki bir çuvalda taşır. Onun için tüm bu bilgiler birer yüktür. Kendisinden ayrıdır. Bilgeyse tüm bildiklerini, sahip olduğu tüm hücrelere, tüm atomlara pay etmiş ve sindirmiştir. Ayrılık yoktur. Bildikleri kendisidir, kendisi de bildikleridir.
Peki bu bilince sahip olmak için neleri önemsemeli, nelerden kaçınmalıyız?
Öncelikle söylenenleri anlamak için dev gibi bir kulağa ve onları unutmamak için kulağımıza küpe yapmaya ihtiyacımız yoktur. Bunlar için can kulağıyla dinlemeye ve her canı değerli görmeye ihtiyacımız vardır.
Sözcüklerimizi, karşımızdaki kişide, elimizle koymuş gibi bulmak için, elimizden emin olduğumuzdan daha fazla, kalbimize ve kendimize duyduğumuz inançtan emin olmalıyız.
Kendi 'olmak ya da olmamak' kuramımızla yüzleşemeyip onu, başkalarının eğlencesine meze edersek, o başkalarının, sonumuzu hazırlayacak fitili ateşleme cürretini bulmasına neden oluruz. Bu eğlence onlar için anlık olsa da, yani bir kulaklarından girip öbür kulaklarından çıksa da o kulaklardan çıkanları, doğruluk çesmesini bulmuşçasına kana kanka içenler olacaktır ve bunu gören küçük ve saygısız insanlar, hayatımızı umarsızca kurcalayacaklardır.
Diğer taraftan doğruluk çeşmesini bulduğunu düşünenler, artık vicdanlarına gereksinimleri olmadığını düşünerek kalplerini, kendilerinden uzakta, ayağa düşmüş cılız bir alevin üzerinde yavaş bir ölüme terk edebilirler. Bu terkediş sadece kendilerine zarar vermez, bir yandan da başkalarının kafalarını karıştırırlar. Bu karışan kafalardan uzanan eller, dili kullanarak az önce bahsettiğim cılız ve hayırsız alevi taşıyan ayakları yukarıda tutar.
Tüm bunlar yaşanırken durum öyle bir hal alır ki ilerlemek için büyük adımlar atması gereken insanlık, bu adımlar için büyük ayaklara sahip olması gerektiğini düşünecek kadar yüzeysel bir anlayışa gerileyebilir; bu ruh halindeyken de kalemini -ilerleme aracı olarak kullanmak yerine- o büyük ayaklarını gıdıklama, eğlenme ve ego tatmin etme aracı olarak kullanabilir.
Ve tüm bunların karşılığında elde edebileceğimiz şey -en fazla- bir köpeğin bize yönelmiş şaşkın bakışları olabilir.
İşte bu yazı -bu cümleye dek- yerinde sayan büyük ayaklarımı gıdıklama amacıyla kullandığım bir kalemin ürünüdür aslında ve bu yazıya ancak bir köpek şaşırabilir fakat bunu kabul edip açıkça yazdıktan sonra bu yazı, ilerleme adına küçük bir ayakla atılmış büyük bir adım haline gelmiştir. Artık bu yazıya insanlar da şaşırabilir.
Not: Bu yazı, başta yer alan fotoğraftan yapılan çıkarımlarla oluşturulmuştur. Bu nedenle fotoğrafla birlikte okunması tavsiye olunur.
1 Şubat 2015 Pazar
Hotiç Basın İlanının Umberto Eco Yaklaşımıyla Analizi
Görsel çözümlememi, öncelikle, ilandaki ögelerin kendi
içlerindeki anlamlarını, ardından detaylarıyla birlikteki değerlendirmelerini,
son olarak da diğer ögelerle aralarındaki olası anlam bağlarını ve
kompozisyonun bütününe dair kendi yorumumu ortaya koyarak yapacağım.
Ögelerin kendi içlerindeki anlamları
Görüldüğü üzere, ilanda ilk göze çarpanlar, çıplak bedeni urganla sarmalanmış gülen bir kadın ve bir çengelden/kancadan/ipten sarkan urganda/halatta asılı duran bir kundura.
Yani kollektif çözümleme esnasında bahsedeceğimiz detaylar haricinde, kompozisyonu oluşturan ve ön planda olan nesneler;
- Kanca/Çengel/İp
- Halat/Urgan
- Kadın
- Kundura/Ayakkabı
-Gizli Öge Olarak Erkek/Adam
İlk olarak kancadan/çengelden başlayacak olursak, sözlük anlamı olarak;
- Bir şey çekmeye yarar saplı çengel,
- Herhangi bir şeyi asmaya yarayan ters soru işareti biçiminde metal parça,
- Isıtma kazanının ocak takımından bir aracı gibi açıklamalarla karşılaşıyoruz.
Kanca ve çengel üretim şekilleri ve yapıları itibariyle birbirlerinden farklı nesneler olsa da günlük kullanımda gerçek anlamlarından sıyrılıp birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanıldıklarından bunları hem kendi içlerindeki tanımlamalarını hem de birbirlerinin yerine geçtikleri kullanımları kayda alacağım. Kancanın/çengelin dilimizde deyim halinde kullanımlarına baktığımızda;
- Kancayı takmak (atmak): (deyiminin anlamı) 1. Bir kimseyle uğraşmak, kafayı takmak. 2. Bir kimseye yada bir şeye musallat olmak.
Ögelerin kendi içlerindeki anlamları
Görüldüğü üzere, ilanda ilk göze çarpanlar, çıplak bedeni urganla sarmalanmış gülen bir kadın ve bir çengelden/kancadan/ipten sarkan urganda/halatta asılı duran bir kundura.
Yani kollektif çözümleme esnasında bahsedeceğimiz detaylar haricinde, kompozisyonu oluşturan ve ön planda olan nesneler;
- Kanca/Çengel/İp
- Halat/Urgan
- Kadın
- Kundura/Ayakkabı
-Gizli Öge Olarak Erkek/Adam
İlk olarak kancadan/çengelden başlayacak olursak, sözlük anlamı olarak;
- Bir şey çekmeye yarar saplı çengel,
- Herhangi bir şeyi asmaya yarayan ters soru işareti biçiminde metal parça,
- Isıtma kazanının ocak takımından bir aracı gibi açıklamalarla karşılaşıyoruz.
Kanca ve çengel üretim şekilleri ve yapıları itibariyle birbirlerinden farklı nesneler olsa da günlük kullanımda gerçek anlamlarından sıyrılıp birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanıldıklarından bunları hem kendi içlerindeki tanımlamalarını hem de birbirlerinin yerine geçtikleri kullanımları kayda alacağım. Kancanın/çengelin dilimizde deyim halinde kullanımlarına baktığımızda;
- Kancayı takmak (atmak): (deyiminin anlamı) 1. Bir kimseyle uğraşmak, kafayı takmak. 2. Bir kimseye yada bir şeye musallat olmak.
- Çengel de bir döngel de: (deyiminin anlamı) "Ne
olacaksa olsun" anlamına gelen bir söz.
- Çengel takmak: (mecazi) Uğraşmak
yada kötülük etmek için el atmak.
- Çengelde
kokmuş etim yok: "Kızım henüz evde kalmış değil" anlamında bir söz
açıklamalarıyla karşılaşmaktayız.
Ayrıca kanca atmak tabiri, ülkemizde, evlere kaçak elektrik temin etme
yöntemini tanımlamak için kullanılan bir söz öbeğidir.
İkinci olarak halat/urgan/ipe geçecek olursak; halat, urgan ve ip, kanca ve
çengelde olduğu gibi birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanıldıklarından
bunları hem kendi içlerindeki tanımlamalarını hem de birbirlerinin yerine
geçtikleri kullanımları kayda alacağım.
Halat nedir?
Üç veya daha fazla telden örülmüş
kalın ip. Çelik veya keten, naylon vb. maddelerden yapılabilir. Denizciler
çevresi 2.5-3 cm’den daha fazla kalın olanları halat olarak kabul eder
Halat yapımında kullanılan en sağlam
lifler, sisal keneviri ve meyve vermeyen muz ağaçlarından elde edilir. Bu
ağaçlar dünyada en çok Filipin Adalarında bulunur. Halat, kenevir lifi ve hint keneviri gibi
yumuşak liflerden de yapılır. On dokuzuncu yüzyılda daha dayanıklı halatların
yapımından öncesine kadar, kenevir lifi geniş çapta kullanılmaktaydı.
Halat yapımı, lifin türüne bağlı
olmaksızın aynı sistemle yürütülür. İlk önce örmeye hazırlık olarak lifler
uzatılıp birleştirilir. Lifler bobinlere sarıldıktan sonra bunu eğiren bir
makinadan geçirilerek halat telleri yapılır. Son safha, telleri halat haline
sokmaktır. İstenilen kalınlığa göre örme işlemi yapılır. Halatın kalınlığı tel
sayısına bağlıdır.
Son zamanlarda sun’i lifler, tabii
liflerin yerini almaya başladı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde sun’i lif olarak
ilk defa naylon kullanıldı. Naylon halatlar fazla elastikiyete sahiptir. Diğer
sun’i lifler dakron ve polyethylene lifleri dahildir.
Halatlar insanların çok eskiden beri
ürettiği ürünlerden biridir. İlk zamanlarda ağaçları bağlamak, ağ yapmak ve
derin vadiler üzerinde köprü yapmak maksadıyla kullanıldı.Halat, insanların
denize açılmalarından beri denizcilerin ana techizatlarından biridir. Bazı
milletler halatı, kalasları gemilerinin iskarmozlarına bağlamada kullanmıştı.
Urgan nedir?
Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
İp nedir?
Alm. Strick (m), Seil (n); Faden (m), Fr. Corde (f), cordeau (m); fil (m), İng. Rope, cord; thread. Keten, kenevir, pamuk, yün, kıl ve ipekten tabiî, birleşiklerden sun’î olarak hazırlanan türlü vasıflarda yapılan dikiş ve dokuma sanâyiinde kullanılan tel hâlinde madde. Eğirme, bükme, örme, çekme ve îmâl etme sûretiyle ip yapılır. Günlük hayatta, dokuma-tekstil sanâyiinde, tıp, biyoloji, denizcilik ve çeşitli dallarda ip-iplik deyimi kullanılır. İnsanlığın başlangıcından beri ip bilinmektedir. İlk insan, ilk peygamber olan hazret-i Âdem devrinde iplik yapılıp, kullanılırdı.
Sicim, urgan, halat gibi kalın ipler; iplik hâline getirilmiş ince tellerin bir araya getirilerek istenilen kalınlığa göre bükülmesiyle yapılır. Yalnız bu büküm işlemi yapılırken büküm yönü daimâ bir önceki büküm yönüne ters yönde gelecek şekilde yapılır.
İp ile ilgili Atasözleri, Deyimler ve Anlamları
Urgan nedir?
Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
İp nedir?
Alm. Strick (m), Seil (n); Faden (m), Fr. Corde (f), cordeau (m); fil (m), İng. Rope, cord; thread. Keten, kenevir, pamuk, yün, kıl ve ipekten tabiî, birleşiklerden sun’î olarak hazırlanan türlü vasıflarda yapılan dikiş ve dokuma sanâyiinde kullanılan tel hâlinde madde. Eğirme, bükme, örme, çekme ve îmâl etme sûretiyle ip yapılır. Günlük hayatta, dokuma-tekstil sanâyiinde, tıp, biyoloji, denizcilik ve çeşitli dallarda ip-iplik deyimi kullanılır. İnsanlığın başlangıcından beri ip bilinmektedir. İlk insan, ilk peygamber olan hazret-i Âdem devrinde iplik yapılıp, kullanılırdı.
Sicim, urgan, halat gibi kalın ipler; iplik hâline getirilmiş ince tellerin bir araya getirilerek istenilen kalınlığa göre bükülmesiyle yapılır. Yalnız bu büküm işlemi yapılırken büküm yönü daimâ bir önceki büküm yönüne ters yönde gelecek şekilde yapılır.
İp ile ilgili Atasözleri, Deyimler ve Anlamları
İçinde
"ip" sözcüğü geçen atasözleri ve açıklamaları.
İp, inceldiği
yerden kopar: (atasözünün
anlamı) Bir konudaki gerginlik, en duyarlı noktada sorunu çözümsüz bırakır.
İp koptuğu
(kırıldığı) yerden bağlanır (ulanır): 1. Bir
kırgınlık, onun nedeninin giderilmesiyle ortadan kalkar. 2. Bir iş, bozulan
noktaların düzeltilmesiyle sonuca vardırılır.
İçinde
"ip" kelimesi geçen deyimler ve açıklamaları.
İp kaçkını: (deyiminin anlamı) (İpe çekilecek derecede) Serseri ve kötü
kimse.
İp parası vermek: Birini başından savmak, kabaca kovmak.
(Birine) İp takmak: Birinin kötülüğüne çalışmak, arkasından kötü söylemek, kara
çalmak, çekiştirmek.
İp takmamak: (argo) Değer vermemek, aldırış etmemek,
dinlememek.
İpe basan: (argo) Sersem, budala, aptal.
İpe çekmek: Asarak öldürmek.
İpe sapa gelmemek: Birbirini tutmamak, birbirine uymamak yada akla yakın
olmamak.
İpe un sermek: (deyiminin anlamı) Olmayacak nedenler ileri sürerek
istenilen işi yapmaktan kaçınmak.
İpi çözmek: (halk dilinde) (Biriyle) İlgisini kesmek.
İpi çürük: Güvenilmez kimse.
İpi kırık: (argo) Sorumsuz, başıboş, serseri.
İpi kırmak: (argo) Sıvışmak, savuşup gitmek.
İpi koparmak: Aradaki anlaşmazlığı iyice derinleştirmek, ilişkileri
bütünle kesmek.
İpi sapı yok: Birbirini tutmaz, yersiz anlamsız, tutarsız.
İpin ucu birinin elinde olmak: İşi biri çevirir olmak.
İpin ucunu kaçırmak: (teklifsiz
konuşmada) Ölçüyü aşarak
bir işi çıkmaza sokmak, bir şin idaresine hakim olamayacak duruma gelmek.
İpini boyamak: Bir işi ustalıkla becermek.
(Birinin) İpini çekmek: Birini ölçülü davranmaya zorlamak, doğru yola sokmak için
uyarmak.
İpini kendi eliyle çekmek: Kendi felaketini kendi hazırlamak.
İpini kesmek: (argo) 1. Ayrılmak, savuşmak, kaçmak. 2.
(Birini) Parasız bırakmak.
İpini kırmak: (halk dilinde) Azmak, ele avuca sığmaz bir duruma
gelmek.
İpini kırmış: Başıboş, haylaz, serseri.
İpini koparmak: Serbest kalmak, azmak, serserilik etmek.
İpini sürümek: Cezayı hak edecek suç işlemek, bela aramak.
İpini sürüyüp gezmek: Başıboş dolaşıp vakit öldürmek.
İpini üstüne atmak: Başıboş bırakmak.
İpinin kıvrığı çözülmek: Bir konuda, birine adaletsiz davranmaya yönelmek, haksızlık
etmek.
(Birinin) İpiyle kuyuya inilmez: (deyiminin anlamı) Kendisine güvenilmez.
(Bir zamanı) İple çekmek: (O zamanın gelmesini) Sabırsızlıkla beklemek.
(Bir işin) İpleri birinin elinde olmak: O işi el altından çekip çevirmek, biri tarafından gizlice
yönetilmek.
İpten kazıktan kurtulmuş (kaçmış): Her türlü kötülüğü yapacak nitelikte olan, serseri.
İpten kuşak kuşanmak: Yoksul düşmek, yoksullaşmak.
Üçüncü ögemiz olan kadına gelecek olursak:
Kadın, yetişkin dişi cinsiyetinde olan insandır. Türkçe'ye kadın kelimesi, Soğdca'daki χwatēn sözcüğünden önce katun olarak sonra ise ses değişimine uğrayarak kadın ve hatun olarak iki farklı şekilde girmiştir.
Kadınlara yüklenen en önemli toplumsal rol, analıktır. Kadınlar, toplumsal olarak desteklenmediklerinde ve güçsüz kaldıklarında, annelik rollerini de gereği gibi yerine getiremezler.
Kadınlar, anneliğin yanı sıra, evin idaresinden de sorumludurlar. Ev işleri, yapıldığı sürece farkına varılmayan, ancak yapılmadığında görülebilen, bu nedenle de “görünmez” denen işlerdir. Ev işlerinin bir özelliği de maddi bir karşılığının olmaması, “çalışma” tanımına girmemesidir. Ev kadını, çocuk sayısına ve yaşına da bağlı olarak günde ortalama on-on iki saat çalışır. Ancak herhangi bir sosyal güvencesi olmadığı gibi, geçinmek için de kocasına bağımlıdır.
İpten kazıktan kurtulmuş (kaçmış): Her türlü kötülüğü yapacak nitelikte olan, serseri.
İpten kuşak kuşanmak: Yoksul düşmek, yoksullaşmak.
Üçüncü ögemiz olan kadına gelecek olursak:
Kadın, yetişkin dişi cinsiyetinde olan insandır. Türkçe'ye kadın kelimesi, Soğdca'daki χwatēn sözcüğünden önce katun olarak sonra ise ses değişimine uğrayarak kadın ve hatun olarak iki farklı şekilde girmiştir.
Kadınlara yüklenen en önemli toplumsal rol, analıktır. Kadınlar, toplumsal olarak desteklenmediklerinde ve güçsüz kaldıklarında, annelik rollerini de gereği gibi yerine getiremezler.
Kadınlar, anneliğin yanı sıra, evin idaresinden de sorumludurlar. Ev işleri, yapıldığı sürece farkına varılmayan, ancak yapılmadığında görülebilen, bu nedenle de “görünmez” denen işlerdir. Ev işlerinin bir özelliği de maddi bir karşılığının olmaması, “çalışma” tanımına girmemesidir. Ev kadını, çocuk sayısına ve yaşına da bağlı olarak günde ortalama on-on iki saat çalışır. Ancak herhangi bir sosyal güvencesi olmadığı gibi, geçinmek için de kocasına bağımlıdır.
Kadınların çoğu çalışma hayatına yeterince
katılamamaktalar. Kadınlar, toplumsal olarak “ev kadınlığı” ve
“analık”ın uzantısı olan işlevleri yerine getirirler. Kadınlar ücretli
çalışmaya katıldıklarında da, asıl sorumluluklarının ailelerine karşı olduğu
düşünülür, bu nedenle de çalışma hayatında erkeklerle eşit kabul edilmeleri
zordur. Aile sorumluluklarının ve anneliğin bir uzantısı gibi sayılan işler
yaparlar: hemşirelik, hastabakıcılık, öğretmenlik, sekreterlik gibi.
Kadınlar, ailenin namusu olarak görülürler. Kadınların hareket alanları erkeklerden çok daha dardır. Çünkü yakın akrabalar ve komşular dışındaki ilişkilerin onların namusuna zarar verebileceği düşünülür. Bu nedenle de eğitime ve çalışmaya katılmaları, toplumsal faaliyetlerde bulunmaları engellenir, engellenmediğinde de çok sıkı bir denetim altında tutulurlar.
Kadın ile ilgili Deyimler, Atasözleri ve Anlamları
İçinde
"kadın" kelimesi geçen deyimler ve açıklamaları.
Kadın kadıncık: Evini iyi
çeviren, kendi halinde kadın.
Kadın olmak: Evini, kocasını yönetmesini iyi bilmek.
Kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası: (deyiminin anlamı) Yasa dışı, ve geleneğe aykırı ilişkiler kadınlar için yüz karası olduğu halde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı çıkarırlar.
Kadınlar hamamı: Herkesin birden konuştuğu, çok gürültü edilen yer.
Kadın olmak: Evini, kocasını yönetmesini iyi bilmek.
Kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası: (deyiminin anlamı) Yasa dışı, ve geleneğe aykırı ilişkiler kadınlar için yüz karası olduğu halde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı çıkarırlar.
Kadınlar hamamı: Herkesin birden konuştuğu, çok gürültü edilen yer.
İçinde
"kadın" sözcüğü geçen atasözleri ve açıklamaları.
Kadının fendi erkeği
yendi: (atasözünün anlamı) Kadınlar, erkeklerden daha kurnazdırlar.
Türlü türlü oyunlarla erkekleri kandırırlar.
Kadının (cahilin) sofusu, şeytanın maskarası: Sofu kadınlar, kendilerini bilinçsizce ibadete adayarak evleriyle, işleriyle gerektiği gibi ilgilenemezler.
Kadının şamdanı altın olsa mumu dikecek erkektir: Kadının çeyizi ne kadar zengin, yardımı ne ölçüde çok olursa olsun, evin giderlerini karşılayan erkektir.
İlanımızdaki son görsel öge olan kundurayı açıklamak gerekirse:
Kundura, kaba işlenmiş, bağsız, konçsuz ayakkabı. Türkçeye İtalyanca condura sözcüğünden geçmiştir.
Kundura kendisine herhangi bir deyim ya da atasözünde yer bulamasa da toplumun büyük kesimi tarafından bilinen ve sevilen iki türküde yer almıştır.
Ayağında Kundura
Ayağında kundura
Yar gelir dura dura
Genç ömrümü çürüttüm
Göğsüme vura vura
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Çıktım kerpiç duvara
El ettim eski yara
Eski yar şöyle dursun
Can kurban yeni yara
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Kundurama kum doldu
Kundurama kum doldu, atmaya kürek gerek
Nazlı yârin yanında yatmaya yürek gerek
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Duvarda elek m'olur, el kızı melek m'olur
Kör olası kaynana kapıda henek m'olur
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Duvara mıh çakaram, sen sallan ben bakaram
Mendilin kirlendikçe sen gönder ben yıkaram
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Gizli Öge Olarak Erkek/Adam
Erkek, İnsan, hayvan ve bitkilerin dişiyi dölleyecek biçimde yaratılmış cinsten olanı.
Kadının (cahilin) sofusu, şeytanın maskarası: Sofu kadınlar, kendilerini bilinçsizce ibadete adayarak evleriyle, işleriyle gerektiği gibi ilgilenemezler.
Kadının şamdanı altın olsa mumu dikecek erkektir: Kadının çeyizi ne kadar zengin, yardımı ne ölçüde çok olursa olsun, evin giderlerini karşılayan erkektir.
İlanımızdaki son görsel öge olan kundurayı açıklamak gerekirse:
Kundura, kaba işlenmiş, bağsız, konçsuz ayakkabı. Türkçeye İtalyanca condura sözcüğünden geçmiştir.
Kundura kendisine herhangi bir deyim ya da atasözünde yer bulamasa da toplumun büyük kesimi tarafından bilinen ve sevilen iki türküde yer almıştır.
Ayağında Kundura
Ayağında kundura
Yar gelir dura dura
Genç ömrümü çürüttüm
Göğsüme vura vura
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Çıktım kerpiç duvara
El ettim eski yara
Eski yar şöyle dursun
Can kurban yeni yara
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Kundurama kum doldu
Kundurama kum doldu, atmaya kürek gerek
Nazlı yârin yanında yatmaya yürek gerek
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Duvarda elek m'olur, el kızı melek m'olur
Kör olası kaynana kapıda henek m'olur
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Duvara mıh çakaram, sen sallan ben bakaram
Mendilin kirlendikçe sen gönder ben yıkaram
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Gizli Öge Olarak Erkek/Adam
Erkek, İnsan, hayvan ve bitkilerin dişiyi dölleyecek biçimde yaratılmış cinsten olanı.
Kopça, çıtçıt,
elektrik fişi, geçme vb. gibi birbiri içine girerek bir iş gören yada
bütünleşen iki şeyin çıkıntılı olanı.Sözünde duran, güç durumlarda
arkadaşlarından ayrılmayan. Yetişkin adam, kadın karşıtı.
Erkekler, her şeyden önce, ailenin
geçiminden sorumlu kabul edilirler. Erkeklerin böylesine güç bir rolü
üstlenmeleri, onların hayatın güçlükleri karşısında endişeye kapılsalar bile
bunu başkalarıyla paylaşamamalarına yol açar. Çünkü ailenin geçindirilmesi, bir
erkeğin cinsiyet rolünün bir parçasıdır ve bu rolü üstlenmeyle ilgili sorunlar,
onun cinsiyet rolünü gereği gibi yerine getirememesi anlamına gelebilir.
Erkekler, hem aile düzeyinde hem de toplumsal düzeyde, karar verici
olarak görülmektedir. Ailenin geleceğini etkileyecek türde kararların
verilmesi, son derece güç ve ağır bir sorumluluktur.
Erkek ile ilgili deyim, atasözü ve
anlamları
İçinde
"erkek" kelimesi geçen deyimler ve açıklamaları.
Erkek Fatma
(Ayşe): (deyiminin
anlamı) Erkek gibi sert
davranışları olan kızlar için kullanılır.
Erkeklik öldü mü? Haksızlığa
karşı koymak, mertlik göstermek gerekir anlamında söylenir.
Erkeklik sende
(bende) kalsın: Karşındakinin yakışıksız davranışına uyup da tatsızlık
çıkarma, efendice davran.
İçinde erkek sözcüğü geçen atasözleri ve anlamları
Erkek aslan
aslan da, dişi aslan aslan değil mi? (atasözünün
anlamı) Güçlülük ve
yüreklilik yalnız erkeklere özgü değildir. Kadın da güçlü ve yürekli olabilir.
Erkek koyun kasap dükkanına yakışır: Miskin erkek,
yaşamaya layık değildir.
Erkek sel,
kadın göl: Ev ekonomisinde, tutumlu olan yada olması gereken erkek değil,
kadındır.
Ögelerin Detayları Dahilinde Değerlendirmesi
Ön planda olan ögelerin açıklamalarının ardından, bu ögelerin ilandaki durum ve tavırlarını irdelemeye geçebiliriz.
- Kadın
Öncelikle ilandaki kadın çıplak, gülen, halatlara/urganlara dolanmış, kendine sarılmakta, saçları dağınık ve savrulmuş bir halde resmedilmiş.
Çıplak kadın, farklı toplum ve kültürlerde farklı anlamlar içermektedir.
Kimi kültürlerde kendisine günahsızlık, saflık, temizlik, masumiyet, güzellik, huzur, keyif, cinsel haz gibi pozitif karşılıklar bulurken kimilerinde de ahlaksızlık, günahkarlık, baştan çıkarıcılık, şeytanilik, kirlilik, çirkinlik gibi negatif karşılıklar bulmaktadır. Ayrıca bir kadının çıplak olarak adlandırılması da kültürler arasında farklılık göstermektedir. Bazı kültürlerde kadının ellerinin, ayaklarının, yüzünün açık olması çıplaklık olarak adlandırılırken bazılarında bu tanımlama, cinsel bölgelerin kapalı olması, bazılarında ise üzerinde hiçbir giysi olmaması durumunda yapılabilmektedir.
Çıplaklıkta olduğu gibi bir kadının gülmesi de farklı toplum ve kültürlerde farklı anlamlar barındırmaktadır. Bazı kültürlerde kadının gülmesi iffetsizlik, hafiflik, sıradanlık, kötülük ve çirkinlikle bağdaştırılırken bazı kültürlerde ise bu durum güzellik, zerafet, samimiyet, mutluluk, iyi niyet, sevecenlik ve iyilikle bağdaştırılmaktadır. Yine çıplaklıkta olduğu gibi bir kadının gülüşünün de farklı derecelerde farklı anlamlandırmaları vardır. Kimileri bir kadının hafif tebessümlerin dışına çıkmayışını fazla tutucu bulurken kimileri de kahkahalar atmasını hafif meşrep olmakla bağlantılandırır.
Bir kadının kendine sarılması, kendisiyle ve bedeniyle barışık olduğunu kendini sevdiğini ortaya koyabileceği gibi kimi çevrelerce sapkınlık olarak da adlandırılabilir hele ki bu kadın aynı anda çıplaksa ve gülüyorsa.
Halatlarla sarmalanmış bir kadın tutsaklığı ve tahakküm altında olmayı çağrıştırabildiği gibi erotizmi ve sadakati de çağrıştırabilir.
Saçları dağınık bir kadın ise yine iffetsizlik kapsamında değerlendirilebileceği gibi özgür, coşkulu, neşeli, hareketli ve hayat dolu gibi tanımlamalar kapsamında da değerlendirilebilir.
- Kanca/Çengel
Kanca/Çengel insanlarda -Müslüman coğrafyalar ağırlıkta olmak üzere- kesilen bir hayvanın, gerekli ve istenen bölümlerinin istenmeyenlerden ayrılması sürecinde üzerine asıldığı bir aparat çağrışımı yapar. Bu eylemle işi gereği ilgilenenlerin dışında kalanlar, bu eylemle kurban bayramında karşılaştıklarından dolayı kanca/çengel Müslüman kitlelerde ilk olarak kurbanlık çağrışımı yapmaktadır.
Ayrıca kanca/çengel Müslüman toplumuna yüzyıllarca önderlik etmiş bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nda bir işkence/idam aleti olarak kullanılan doğu kökenli bir ceza yöntemidir.
Günümüzde ise batı toplumunda, kanca/çengel, çeşitli cinsel birliktelik fantezilerinde kullanılan bir araç olduğundan dolayı, erotik bir imge çağrışımı yapmaktadır.
-Halat/Urgan/İp
İlandaki halat/urgan/ip gevşek ve çözülmüş bir halde; bir kısmı, kancaya/çengele asılı halde kundurayı/ayakkabıyı zayıf bir güçle, her an düşecekmişçesine topuğundan tutarken bir kısmı ise kadının bedenine dolanmış şekilde görülmekte.
Halat/urgan/ip çeşitlü kültürlerde efsanelere konu olmuş mitolojik bir ögedir. Gordion düğümü, Büyük İskender'e atfedilen bir söylencedir. Genellikle, çözümü zor bir sorunun kaba kuvvetle halledilmesi anlamında metafor olarak kullanılır. Yeni bir lider arayışında olan Friglere bir kahin tarafından, şehre öküz arabası ile giren ilk adamı kral ilan etmeleri söylenir. Bu kişi kağnısıyla kente giren yoksul bir köylü, Midas'ın babası, Gordios olur. Gordios, kral ilan edildikten sonra öküz arabasını Frig tanrısı Sabazios (Yunanlar Zeus olarak adlandırır) için tapınağa adar. Araba kızılcık dallarından bir düğümle tapınağa bağlanmıştır ve bu düğümü çözecek kişinin Asya'nın hakimi olacağı söylentisi ile ünlenir.Büyük İskender, Gordion'a geldiğinde (MÖ 334) düğümü çözmeye çalışır ama başaramaz. Sabrı tükenince öfkeyle kılıcını çekip düğümü keser. İskender, gerçekten de Pers İmparatorluğu'nun fatihi ve Asya'nın hakimi olma yolundadır. Ancak 33 yaşında ateşli bir hastalıktan zamansızca ölümü bilgelerce İskender'in Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca davranmasının cezası olarak yorumlanır.
Ayrıca Türk mitolojisindeki büyülü urgan (sihirli halat) istenildiği kadar uzar, bu uzunluğu kendisi ayarlar. Göğe doğru uzanabilir. Hint kültüründe müzikle uzar.
-Kundura/Ayakkabı
İlandaki açık kagverengi ayakkabı teki bir erkeğe ait. Kancadaki/çengeldeki halata/urgana topuğundan baş aşağı asılı kalmış vaziyette. Eğreti duruşu uzun zamandır orda olmadı muhtemelen ayaktan yeni çıkmış izlenimini vermekte. Ayakkabının ve ayaktan ayakkabı çıkarılmasının çeşitli görüşlerde farklı anlamları vardır. Kimi kültürlerde haneye ayakkabıyla girilirken kimilerinde bu büyük bir olumsuzlukla karşılanır. Ayrıca başta doğu kültürleri olmak üzere, birçok dinde, kutsal mekanlara ayakkabıyla girilmez.
Ayakkabı çıkarmak bilinçaltında kişinin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan, kendisini sürekli yiyip bitiren ruhsal sancılarından vazgeçip, yeni bir hayata başlamak üzere olduğunu ve bunun için harekete geçeceğini bildirir. Ayakkabı çıkarmak sıkıntıları atmak ve rahata ermek anlamlarına geldiği gibi, yeni bir aşkın da haberini verir. Güzel gelişmeler olacağına, kişinin eskisine göre çok daha akılcı ve mantıklı davranarak, hayatını çok daha iyi bir hale getireceğine de işaret eder.
Batı kültürüne ait Cinderella adlı masalda ise sevdiği adamın yanından dış faktörler dolayısıyla ve aceleyle ayrılmak zorunda olan genç kızın, bu ayrılış esnasında ayakkabısının tekini düşürmesi ve ardından sevdiği adamın genç kıza bu ayakkabı teki sayesinde kavuşması anlatılır.
Ögeler arası olası anlam bağlantıları ve kompozisyonun bütününe dair yorum
Ögelerin farklı kültürlerde farklı değerlendirilmelerinden dolayı bunların aralarındaki bağlantılar ve kompozisyonun bütününe dair değerlendirmem de birden fazla olacak.
Gülen, çıplak vücuduna sarmalanmış halatlar olan saçları dağınık kadın, her erkeğin elde etmeyi arzuladığı ve her kadının da içinde bir yerlerde olan güzel, seksi, neşeli, hınzır, canlı, hareketli, ateşli, çapkın, arzulu, doyumsuz kadını betimleyebilecek bir örnek olarak kabul edilebilir.
Böyle bir kadını arzulayan erkekleri, o kadının az önce saydığımız özelliklerinden dolayı birer kurban olarak adletmemiz yanlış olmaz. Zira tıpkı dişi bir karadul örümceğinin erkeğini çiftleşmeden sonra öldürmesi gibi böyle güzel, seksi, neşeli, hınzır, canlı, hareketli, ateşli, çapkın, arzulu ve doyumsuz bir bir kadını elde ettikten sonra yerini bir başka erkeğe bırakmak, bir erkek için ölüm dolayısıyla kurban olma manasına gelebilir.
Ayrıca, kancanın/çengelin, doğu toplumunca, kesilen bir hayvanın, gerekli ve istenen bölümlerinin istenmeyenlerden ayrılması sürecinde üzerine asıldığı bir aparat olarak ele alınmasıyla, istenilenin elde edilmesinden sonra geri kalanın atıldığı algısı yaratıldığını ve bu durumun bir erkek için Osmanlı’da uygulanan çengele asma ceza sistemi kadar acı verici olduğunu söyleyebiliriz. Kancanın/çengelin bir şey çekmeye yarar saplı çengel, herhangi bir şeyi asmaya yarayan ters soru işareti biçiminde metal parça, ısıtma kazanının ocak takımından bir aracı, yapışıp ayrılamamak, ilişki kurmayı başarmış olmak gibi sözlük anlamlarına baktığımızda bu bağlantıları kurabildiğimiz gibi kancanın/çengelin dilimizde deyim halinde kullanımlarına baktığımızda da; -Kancayı takmak (atmak): (deyiminin anlamı) Bir kimseyle uğraşmak, kafayı takmak. 2. Bir kimseye yada bir şeye musallat olmak. Çengel de bir döngel de: (deyiminin anlamı) "Ne olacaksa olsun" anlamına gelen bir söz. Çengel takmak: (mecazi) Uğraşmak yada kötülük etmek için el atmak. Çengelde kokmuş etim yok: "Kızım henüz evde kalmış değil" -
bu bağlantıları kurabilmekteyiz.
Halat/urgan/ipin tanımlamalarını yaparken ortaya koyduğumuz üretim süreçleri, tıpkı bir örümceğin ağı gibi meşakkatli bir süreç sonunda oluştuğundan ve tanımlamadaki ‘Sicim, urgan, halat gibi kalın ipler; iplik hâline getirilmiş ince tellerin bir araya getirilerek istenilen kalınlığa göre bükülmesiyle yapılır. Yalnız bu büküm işlemi yapılırken büküm yönü daimâ bir önceki büküm yönüne ters yönde gelecek şekilde yapılır.’ bölümünden hareketle bu halatı/urganı/ipi, erkekleri ağına düşüren aynı kadının ‘her biri iplik hâline getirilmiş ince teller’ olan, az önce saydığımız güzellik, seksilik, hınzırlık, canlılık vb. özelliklerini bir araya getirerek istediği kalınlığa göre bükmesi ve tıpkı bükme işlemindeki gibi, kadın-erkek ilişkilerindeki temel oyun kuralı olan, her defasından bir öncekinin tersi yönünde –bir iyi, bir kötü- davranması, ilandaki halat/urgan/ip kullanımının çözümlemesi olarak ortaya konabilir.
Ayrıca ipin dilimizde atasözü ve deyim halinde kullanımlarını ilandaki kompozisyona yönelik şekilde açıklamak gerekirse:
İp, inceldiği yerden kopar: Bir konudaki gerginlik, en duyarlı noktada sorunu çözümsüz bırakır. (Kadının doyumsuzluğunun adamı kaçmak zorunda bırakması veya her erkeğin arzuladığı bu tip bir kadınla birlikte olan fakat ona bağlanarak köle yahut kurban olmak istemeyen çapkın adamın arkasında sadece ayakabısının tekini bırakarak kaçması.)
İp koptuğu (kırıldığı) yerden bağlanır (ulanır): 1. Bir kırgınlık, onun nedeninin giderilmesiyle ortadan kalkar. 2. Bir iş, bozulan noktaların düzeltilmesiyle sonuca vardırılır. (Mevzubahis kadının kaçan erkeğin/kurbanın ardından depreşen arzusunu yeni bir erkeği bağlamasıyla sağlaması yahut karşı cinse bağlanmaktan korkarak kaçan çapkın erkeğin yine ona benzer bir başka kadına yönelmesi)
Ögelerin Detayları Dahilinde Değerlendirmesi
Ön planda olan ögelerin açıklamalarının ardından, bu ögelerin ilandaki durum ve tavırlarını irdelemeye geçebiliriz.
- Kadın
Öncelikle ilandaki kadın çıplak, gülen, halatlara/urganlara dolanmış, kendine sarılmakta, saçları dağınık ve savrulmuş bir halde resmedilmiş.
Çıplak kadın, farklı toplum ve kültürlerde farklı anlamlar içermektedir.
Kimi kültürlerde kendisine günahsızlık, saflık, temizlik, masumiyet, güzellik, huzur, keyif, cinsel haz gibi pozitif karşılıklar bulurken kimilerinde de ahlaksızlık, günahkarlık, baştan çıkarıcılık, şeytanilik, kirlilik, çirkinlik gibi negatif karşılıklar bulmaktadır. Ayrıca bir kadının çıplak olarak adlandırılması da kültürler arasında farklılık göstermektedir. Bazı kültürlerde kadının ellerinin, ayaklarının, yüzünün açık olması çıplaklık olarak adlandırılırken bazılarında bu tanımlama, cinsel bölgelerin kapalı olması, bazılarında ise üzerinde hiçbir giysi olmaması durumunda yapılabilmektedir.
Çıplaklıkta olduğu gibi bir kadının gülmesi de farklı toplum ve kültürlerde farklı anlamlar barındırmaktadır. Bazı kültürlerde kadının gülmesi iffetsizlik, hafiflik, sıradanlık, kötülük ve çirkinlikle bağdaştırılırken bazı kültürlerde ise bu durum güzellik, zerafet, samimiyet, mutluluk, iyi niyet, sevecenlik ve iyilikle bağdaştırılmaktadır. Yine çıplaklıkta olduğu gibi bir kadının gülüşünün de farklı derecelerde farklı anlamlandırmaları vardır. Kimileri bir kadının hafif tebessümlerin dışına çıkmayışını fazla tutucu bulurken kimileri de kahkahalar atmasını hafif meşrep olmakla bağlantılandırır.
Bir kadının kendine sarılması, kendisiyle ve bedeniyle barışık olduğunu kendini sevdiğini ortaya koyabileceği gibi kimi çevrelerce sapkınlık olarak da adlandırılabilir hele ki bu kadın aynı anda çıplaksa ve gülüyorsa.
Halatlarla sarmalanmış bir kadın tutsaklığı ve tahakküm altında olmayı çağrıştırabildiği gibi erotizmi ve sadakati de çağrıştırabilir.
Saçları dağınık bir kadın ise yine iffetsizlik kapsamında değerlendirilebileceği gibi özgür, coşkulu, neşeli, hareketli ve hayat dolu gibi tanımlamalar kapsamında da değerlendirilebilir.
- Kanca/Çengel
Kanca/Çengel insanlarda -Müslüman coğrafyalar ağırlıkta olmak üzere- kesilen bir hayvanın, gerekli ve istenen bölümlerinin istenmeyenlerden ayrılması sürecinde üzerine asıldığı bir aparat çağrışımı yapar. Bu eylemle işi gereği ilgilenenlerin dışında kalanlar, bu eylemle kurban bayramında karşılaştıklarından dolayı kanca/çengel Müslüman kitlelerde ilk olarak kurbanlık çağrışımı yapmaktadır.
Ayrıca kanca/çengel Müslüman toplumuna yüzyıllarca önderlik etmiş bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nda bir işkence/idam aleti olarak kullanılan doğu kökenli bir ceza yöntemidir.
Günümüzde ise batı toplumunda, kanca/çengel, çeşitli cinsel birliktelik fantezilerinde kullanılan bir araç olduğundan dolayı, erotik bir imge çağrışımı yapmaktadır.
-Halat/Urgan/İp
İlandaki halat/urgan/ip gevşek ve çözülmüş bir halde; bir kısmı, kancaya/çengele asılı halde kundurayı/ayakkabıyı zayıf bir güçle, her an düşecekmişçesine topuğundan tutarken bir kısmı ise kadının bedenine dolanmış şekilde görülmekte.
Halat/urgan/ip çeşitlü kültürlerde efsanelere konu olmuş mitolojik bir ögedir. Gordion düğümü, Büyük İskender'e atfedilen bir söylencedir. Genellikle, çözümü zor bir sorunun kaba kuvvetle halledilmesi anlamında metafor olarak kullanılır. Yeni bir lider arayışında olan Friglere bir kahin tarafından, şehre öküz arabası ile giren ilk adamı kral ilan etmeleri söylenir. Bu kişi kağnısıyla kente giren yoksul bir köylü, Midas'ın babası, Gordios olur. Gordios, kral ilan edildikten sonra öküz arabasını Frig tanrısı Sabazios (Yunanlar Zeus olarak adlandırır) için tapınağa adar. Araba kızılcık dallarından bir düğümle tapınağa bağlanmıştır ve bu düğümü çözecek kişinin Asya'nın hakimi olacağı söylentisi ile ünlenir.Büyük İskender, Gordion'a geldiğinde (MÖ 334) düğümü çözmeye çalışır ama başaramaz. Sabrı tükenince öfkeyle kılıcını çekip düğümü keser. İskender, gerçekten de Pers İmparatorluğu'nun fatihi ve Asya'nın hakimi olma yolundadır. Ancak 33 yaşında ateşli bir hastalıktan zamansızca ölümü bilgelerce İskender'in Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca davranmasının cezası olarak yorumlanır.
Ayrıca Türk mitolojisindeki büyülü urgan (sihirli halat) istenildiği kadar uzar, bu uzunluğu kendisi ayarlar. Göğe doğru uzanabilir. Hint kültüründe müzikle uzar.
-Kundura/Ayakkabı
İlandaki açık kagverengi ayakkabı teki bir erkeğe ait. Kancadaki/çengeldeki halata/urgana topuğundan baş aşağı asılı kalmış vaziyette. Eğreti duruşu uzun zamandır orda olmadı muhtemelen ayaktan yeni çıkmış izlenimini vermekte. Ayakkabının ve ayaktan ayakkabı çıkarılmasının çeşitli görüşlerde farklı anlamları vardır. Kimi kültürlerde haneye ayakkabıyla girilirken kimilerinde bu büyük bir olumsuzlukla karşılanır. Ayrıca başta doğu kültürleri olmak üzere, birçok dinde, kutsal mekanlara ayakkabıyla girilmez.
Ayakkabı çıkarmak bilinçaltında kişinin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan, kendisini sürekli yiyip bitiren ruhsal sancılarından vazgeçip, yeni bir hayata başlamak üzere olduğunu ve bunun için harekete geçeceğini bildirir. Ayakkabı çıkarmak sıkıntıları atmak ve rahata ermek anlamlarına geldiği gibi, yeni bir aşkın da haberini verir. Güzel gelişmeler olacağına, kişinin eskisine göre çok daha akılcı ve mantıklı davranarak, hayatını çok daha iyi bir hale getireceğine de işaret eder.
Batı kültürüne ait Cinderella adlı masalda ise sevdiği adamın yanından dış faktörler dolayısıyla ve aceleyle ayrılmak zorunda olan genç kızın, bu ayrılış esnasında ayakkabısının tekini düşürmesi ve ardından sevdiği adamın genç kıza bu ayakkabı teki sayesinde kavuşması anlatılır.
Ögeler arası olası anlam bağlantıları ve kompozisyonun bütününe dair yorum
Ögelerin farklı kültürlerde farklı değerlendirilmelerinden dolayı bunların aralarındaki bağlantılar ve kompozisyonun bütününe dair değerlendirmem de birden fazla olacak.
Gülen, çıplak vücuduna sarmalanmış halatlar olan saçları dağınık kadın, her erkeğin elde etmeyi arzuladığı ve her kadının da içinde bir yerlerde olan güzel, seksi, neşeli, hınzır, canlı, hareketli, ateşli, çapkın, arzulu, doyumsuz kadını betimleyebilecek bir örnek olarak kabul edilebilir.
Böyle bir kadını arzulayan erkekleri, o kadının az önce saydığımız özelliklerinden dolayı birer kurban olarak adletmemiz yanlış olmaz. Zira tıpkı dişi bir karadul örümceğinin erkeğini çiftleşmeden sonra öldürmesi gibi böyle güzel, seksi, neşeli, hınzır, canlı, hareketli, ateşli, çapkın, arzulu ve doyumsuz bir bir kadını elde ettikten sonra yerini bir başka erkeğe bırakmak, bir erkek için ölüm dolayısıyla kurban olma manasına gelebilir.
Ayrıca, kancanın/çengelin, doğu toplumunca, kesilen bir hayvanın, gerekli ve istenen bölümlerinin istenmeyenlerden ayrılması sürecinde üzerine asıldığı bir aparat olarak ele alınmasıyla, istenilenin elde edilmesinden sonra geri kalanın atıldığı algısı yaratıldığını ve bu durumun bir erkek için Osmanlı’da uygulanan çengele asma ceza sistemi kadar acı verici olduğunu söyleyebiliriz. Kancanın/çengelin bir şey çekmeye yarar saplı çengel, herhangi bir şeyi asmaya yarayan ters soru işareti biçiminde metal parça, ısıtma kazanının ocak takımından bir aracı, yapışıp ayrılamamak, ilişki kurmayı başarmış olmak gibi sözlük anlamlarına baktığımızda bu bağlantıları kurabildiğimiz gibi kancanın/çengelin dilimizde deyim halinde kullanımlarına baktığımızda da; -Kancayı takmak (atmak): (deyiminin anlamı) Bir kimseyle uğraşmak, kafayı takmak. 2. Bir kimseye yada bir şeye musallat olmak. Çengel de bir döngel de: (deyiminin anlamı) "Ne olacaksa olsun" anlamına gelen bir söz. Çengel takmak: (mecazi) Uğraşmak yada kötülük etmek için el atmak. Çengelde kokmuş etim yok: "Kızım henüz evde kalmış değil" -
bu bağlantıları kurabilmekteyiz.
Halat/urgan/ipin tanımlamalarını yaparken ortaya koyduğumuz üretim süreçleri, tıpkı bir örümceğin ağı gibi meşakkatli bir süreç sonunda oluştuğundan ve tanımlamadaki ‘Sicim, urgan, halat gibi kalın ipler; iplik hâline getirilmiş ince tellerin bir araya getirilerek istenilen kalınlığa göre bükülmesiyle yapılır. Yalnız bu büküm işlemi yapılırken büküm yönü daimâ bir önceki büküm yönüne ters yönde gelecek şekilde yapılır.’ bölümünden hareketle bu halatı/urganı/ipi, erkekleri ağına düşüren aynı kadının ‘her biri iplik hâline getirilmiş ince teller’ olan, az önce saydığımız güzellik, seksilik, hınzırlık, canlılık vb. özelliklerini bir araya getirerek istediği kalınlığa göre bükmesi ve tıpkı bükme işlemindeki gibi, kadın-erkek ilişkilerindeki temel oyun kuralı olan, her defasından bir öncekinin tersi yönünde –bir iyi, bir kötü- davranması, ilandaki halat/urgan/ip kullanımının çözümlemesi olarak ortaya konabilir.
Ayrıca ipin dilimizde atasözü ve deyim halinde kullanımlarını ilandaki kompozisyona yönelik şekilde açıklamak gerekirse:
İp, inceldiği yerden kopar: Bir konudaki gerginlik, en duyarlı noktada sorunu çözümsüz bırakır. (Kadının doyumsuzluğunun adamı kaçmak zorunda bırakması veya her erkeğin arzuladığı bu tip bir kadınla birlikte olan fakat ona bağlanarak köle yahut kurban olmak istemeyen çapkın adamın arkasında sadece ayakabısının tekini bırakarak kaçması.)
İp koptuğu (kırıldığı) yerden bağlanır (ulanır): 1. Bir kırgınlık, onun nedeninin giderilmesiyle ortadan kalkar. 2. Bir iş, bozulan noktaların düzeltilmesiyle sonuca vardırılır. (Mevzubahis kadının kaçan erkeğin/kurbanın ardından depreşen arzusunu yeni bir erkeği bağlamasıyla sağlaması yahut karşı cinse bağlanmaktan korkarak kaçan çapkın erkeğin yine ona benzer bir başka kadına yönelmesi)
İp kaçkını: (deyiminin anlamı) (İpe çekilecek derecede) Serseri ve kötü kimse. (Kaçarken arkasında ayakkabısının teki kalan çapkın ve bağlanmaktan korkan adam)
İp parası vermek: Birini başından savmak, kabaca kovmak. (Tatmin olan kadının erkeğe özgürlüğünü vermesi)
(Birine) İp takmak: Birinin kötülüğüne çalışmak, arkasından kötü söylemek, kara
çalmak, çekiştirmek. (Erkeği sadece
tatmin aracı olarak gören kadın)
İp takmamak: (argo) Değer vermemek, aldırış etmemek,
dinlememek. (Erkekleri tatmin aracı
olarak gören, sürüsüne bereket zihniyetiyle onlara değer vermeyen, bu yüzden
ipini sağlam bağlamayan kadın)
İpe basan: (argo) Sersem, budala, aptal. (Bu tip kadınların kurbanı olan erkek)
İpe çekmek: Asarak öldürmek.
(Güzelliği, cazibesi vb. özellikleriyle kadının erkeği öldürmesi)
İpe sapa gelmemek: Birbirini tutmamak, birbirine uymamak yada akla yakın
olmamak. (Ne istediğini bilmeyen erkeğin
soluğu her seferinde farklı kadınlarda alması)
İpe un sermek: (deyiminin anlamı) Olmayacak nedenler ileri sürerek
istenilen işi yapmaktan kaçınmak.
(Sözkonusu erkeğin çeşitli bahanelerle bağlanmaktan kaçması ya da kadının yeni
kurbanlar için eskinin gitmesini sağlayacak bahaneler uydurması)
İpi çözmek: (halk dilinde) (Biriyle) İlgisini kesmek. (Kadının erkeği özgür bırakması, kurbanını
serbest bırakması)
İpi çürük: Güvenilmez kimse. (Sevilemeyecek
ve bağlanılamayacak kadın)
İpi kırık: (argo) Sorumsuz, başıboş, serseri. (Kadının elinden kaçan, çapkın ve
bağlanmaktan korkan erkek)
İpi kırmak: (argo) Sıvışmak, savuşup gitmek. (Sözkonusu erkeğin kaçma aylemi)
İpi koparmak: Aradaki anlaşmazlığı iyice derinleştirmek, ilişkileri
bütünle kesmek. (Sözkonusu erkeğin kaçma
aylemi)
İpi sapı yok: Birbirini tutmaz, yersiz anlamsız, tutarsız. (Sözkonusu erkekler ve kadınlar arasındaki
ilişkiler)
İpin ucu birinin elinde olmak: İşi biri çevirir olmak.
(Sözkonusu erkeğin yahut kadının mevcut ilişkinin hakimi olması)
İpin ucunu kaçırmak: (teklifsiz
konuşmada) Ölçüyü aşarak
bir işi çıkmaza sokmak, bir şin idaresine hakim olamayacak duruma gelmek.
(Kadının, istekleriyle erkeği elinden kaçırması)
İpini kendi eliyle çekmek: Kendi felaketini kendi hazırlamak. ( sözkonusu kadının ağına düşen erkek)
İpini kesmek: (argo) 1. Ayrılmak, savuşmak, kaçmak. 2.
(Birini) Parasız bırakmak. (Çapkın ve
bağlanmaktan korkan erkeğin kaçması)
İpini kırmak: (halk dilinde) Azmak, ele avuca sığmaz bir duruma
gelmek. (O kadından o kadına giden
çapkın erkek)
İpini koparmak: Serbest kalmak, azmak, serserilik etmek. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin eylemi)
İpini koparmak: Serbest kalmak, azmak, serserilik etmek. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin eylemi)
İpini sürümek: Cezayı hak edecek suç işlemek, bela aramak. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin
eylemi)
İpini sürüyüp gezmek: Başıboş dolaşıp vakit öldürmek. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin eylemi)
.
İpini sürüyüp gezmek: Başıboş dolaşıp vakit öldürmek. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin eylemi)
.
(Birinin) İpiyle kuyuya inilmez: (deyiminin anlamı) Kendisine güvenilmez. (Sözkonusu kadının sevilemeyeceği ona
bağlanılamayacağı)
(Bir zamanı) İple çekmek: (O zamanın gelmesini) Sabırsızlıkla beklemek. (Sözkonusu kadının yeni kurbanını
beklemesi)
(Bir işin)
İpleri birinin elinde olmak: O işi el
altından çekip çevirmek, biri tarafından gizlice yönetilmek. (İlişkinin kadın tarafından yönetilmesi,
karar verici unsurun sözkonusu kadın olması)
İpten kazıktan kurtulmuş (kaçmış): Her türlü kötülüğü yapacak nitelikte olan, serseri. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin eylemi) şeklinde özetliyebiliriz.
Ayrıca, Halatın/urganın/ipin çeşitli kültürlerde efsanelere konu olmuş mitolojik bir öge olduğuna dair örnekler vermiştik. Nasıl ki Gordion efsanesinde İskender'in Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca davranarak kesmesi onun erken yaşta ölümüne neden olduysa, çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin sevmek için sabretmemesi, kaçması, soluğu bir o kadında bir bu kadında alması veyahut ilandaki kadının, yeni erkekler ve hazlar için sabırsızlanması da tıpkı İskender gibi istediklerini tam anlamıyla elde edememelerine neden olacaktır.
İlanda yer alan kadının sahip olduğu detaylarla farklı toplum ve kültürlerde farklı nitelendirildiğinden bahsetmiştik. Bizim kültürümüzdeki yerini değerlendirme açısıdndan kadın sözcüğünün atasözü ve deyim halinde kullanımlarını ilandaki kompozisyona yönelik şekilde açıklamak gerekirse:
İpten kazıktan kurtulmuş (kaçmış): Her türlü kötülüğü yapacak nitelikte olan, serseri. (Çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin eylemi) şeklinde özetliyebiliriz.
Ayrıca, Halatın/urganın/ipin çeşitli kültürlerde efsanelere konu olmuş mitolojik bir öge olduğuna dair örnekler vermiştik. Nasıl ki Gordion efsanesinde İskender'in Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca davranarak kesmesi onun erken yaşta ölümüne neden olduysa, çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin sevmek için sabretmemesi, kaçması, soluğu bir o kadında bir bu kadında alması veyahut ilandaki kadının, yeni erkekler ve hazlar için sabırsızlanması da tıpkı İskender gibi istediklerini tam anlamıyla elde edememelerine neden olacaktır.
İlanda yer alan kadının sahip olduğu detaylarla farklı toplum ve kültürlerde farklı nitelendirildiğinden bahsetmiştik. Bizim kültürümüzdeki yerini değerlendirme açısıdndan kadın sözcüğünün atasözü ve deyim halinde kullanımlarını ilandaki kompozisyona yönelik şekilde açıklamak gerekirse:
Kadın olmak: Evini,
kocasını yönetmesini iyi bilmek. (Tüm
arzulanan özelliklerine rağmen, ilandaki kadın erkeğini elinden kaçırmış, onu
yönetememiştir veyahut kadın olmak deyimini tam anlamıyla yerine getirmektedir
zira tekrar döneceğini bilerek, istemediği anda gitmesini sağlamıştır kaldı ki
erkek kendi gittiğini düşünmektedir.)
Kadının yüzünün karası, erkeğin elinin
kınası: (deyiminin anlamı) Yasa dışı, ve geleneğe aykırı ilişkiler
kadınlar için yüz karası olduğu halde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı
çıkarırlar. ( İlandaki durum bu deyimin
tam tersi gibi görünmektedir. Zira kadın mutlu, neşeli ve yaptığından keyif
alan ve bundan rahatsızlık duymayan bir haldedir.)
Kadının fendi
erkeği yendi: (atasözünün anlamı) Kadınlar, erkeklerden daha kurnazdırlar.
Türlü türlü oyunlarla erkekleri kandırırlar. (Söz konusu kandının erkekleri ağına düşürmesi)
Kunduranın ilanda sahip olabileceği olası çıkarımları, önceki
açıklamalarımızdan yola çıkarak gerek kendi gerekse diğer kültürler açısından
şu şekilde yapabiliriz. Öncelikle, dilimizde kunduraya yönelik atasözü ve deyim
olmadığını belirtmiş ve bu boşluğu yine kültürün yapıtaşlarından türkülerle
doldurmaya çalışmıştık. Bu türkülerden ilkini ele alalım.
Ayağında Kundura
Ayağında kundura
Yar gelir dura dura
Genç ömrümü çürüttüm
Göğsüme vura vura
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Çıktım kerpiç duvara
El ettim eski yara
Eski yar şöyle dursun
Can kurban yeni yara
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Türküde, ayağında kundura olan çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin ilandaki sözkonusu kadına dura dura geldiği, yani temkinli yaklaştığı çıkarımı yapabiliriz. Buradaki hitap kadına yönelik görünse de aslında sözlerin sahibi ruh eşini, dolayısıyla kendisini aradığından bu hitap kişinin özbenliğine yöneliktir. İkinci ve üçüncü dörtlükte çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin oidipus sendromu yaşadığı ve annesinin boşluğunu dolduracak karşı cinsi aradığı anlaşılmakta. Zira ‘Eski yar şöyle dursun, can kurban yeni yara.’ Dizeleri, bu arayışın beyanı niteliğinde. Bu arayışın kuvveti, ‘Nere gitsem gelirem, arar seni buluram.’ dizelerinden anlaşılmakta. Sürekli yetim olduğunu belirtmesi ise bağlanacağı karşı cins sayesinde babalık vasfını elde edebileceğine, bu şekilde de, yetimlikten dolayı oluşan içindeki eksikliği, kendi oğluna babalık yaparak tatmin edebileceğine inanmasından kaynaklanmakta.
Diğer türkümüze geçecek olursak.
Kundurama kum doldu
Ayağında Kundura
Ayağında kundura
Yar gelir dura dura
Genç ömrümü çürüttüm
Göğsüme vura vura
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Çıktım kerpiç duvara
El ettim eski yara
Eski yar şöyle dursun
Can kurban yeni yara
Ölürem ben ölürem
Nere gitsen gelirem
Ben bir yetim çocuğam
Arar seni buluram vay
Türküde, ayağında kundura olan çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin ilandaki sözkonusu kadına dura dura geldiği, yani temkinli yaklaştığı çıkarımı yapabiliriz. Buradaki hitap kadına yönelik görünse de aslında sözlerin sahibi ruh eşini, dolayısıyla kendisini aradığından bu hitap kişinin özbenliğine yöneliktir. İkinci ve üçüncü dörtlükte çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin oidipus sendromu yaşadığı ve annesinin boşluğunu dolduracak karşı cinsi aradığı anlaşılmakta. Zira ‘Eski yar şöyle dursun, can kurban yeni yara.’ Dizeleri, bu arayışın beyanı niteliğinde. Bu arayışın kuvveti, ‘Nere gitsem gelirem, arar seni buluram.’ dizelerinden anlaşılmakta. Sürekli yetim olduğunu belirtmesi ise bağlanacağı karşı cins sayesinde babalık vasfını elde edebileceğine, bu şekilde de, yetimlikten dolayı oluşan içindeki eksikliği, kendi oğluna babalık yaparak tatmin edebileceğine inanmasından kaynaklanmakta.
Diğer türkümüze geçecek olursak.
Kundurama kum doldu
Nazlı yârin yanında yatmaya yürek gerek
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Duvarda elek m'olur, el kızı melek m'olur
Kör olası kaynana kapıda henek m'olur
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Duvara mıh çakaram, sen sallan ben bakaram
Mendilin kirlendikçe sen gönder ben yıkaram
Amman başım nanay
Ağrıdı dişim nanay
Çok içmişim nanay
Nanay canım nanay
Nanay gülüm nanay
Burada da çapkın ve bağlanmaktan korkan erkeğin, arayışını bir o kadında bir bu kadında sürdürmesinin ne denli aşırı bir boyuta ulaştığını, yollarda kundurasına/ayakkabısına kaçan kumları boşaltabilmek için kürek gerektiği abartısıyla anlatmakta. Nazlı yarin yanında yatmaya yürek gerek demesi de bağlanmaktan ne denli korktuğunu ortaya koymakta ve bu korku öyle bir hal almış ki söz konusu şahıs, başım ağrıdı, dişim ağrıdı, çok içmişim gibi bahanelerle kendisini bağlanmaktan uzak tutmaya çalışmakta. Karşı taraftan gelebilecek olası çıkışları ise, işim var bahanesinin ardına sığınarak ‘Duvara mıh çakaram’ ve ‘Sen sallan ben bakaram’ söylemleriyle geçiştirmeye çalışmakta.
Kundurayla/ayakkabıyla ilgili batıya ait bir kültürel yaklaşımdan çözümleme yapmak gerekirse. Cinderella da olduğu gibi burada da ardında bir ayakkabı teki bırakıp kaçmış bir karakter var. Ancak Cinderella ortamı istemeyerek terk ederken, bizim çapkın ve bağlanmaktan korkan adamımız, başka limanlara demir atmak üzere sırra kadem basmıştır. Ayrıca, bu vakitsiz ayrılışla sükut-u hayale uğrayan prens, ayakkabıyı eline alıp dağ bayır Cinderella’yı ararken, ilandaki kadın ise ayakkabıyı zerre önemsememekte aksine tüm çekici özellikleriyle ördüğü halata/urgana/ipe sarılmakta, yeni kurbanlarının geleceğinden emin olmanın keyfi ve conkunluğuyla kahkahalar atmaktadır. Bu açıdan baktığımızda ilandaki kompozisyonda zırlık unsurundan yararlanıldığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak bu basın ilanının çözümlemesinde -genel olarak- açık ya da kapalı ifadelerle batı ve doğu kültürüne ve erkek ve kadına dair birbirinden farklı iki temel anlayışa ulaştığımızı söyleyebiliriz. Çözümlememizi ve çıkarımlarımızı çapkın bir erkek üzerinden yapabileceğimiz gibi çapkın bir kadın üzerinden de yapabiliriz.
Araştırmalarım doğrultusundaki şahsi kanaatim, bu ilanın, doğu ve batı kültürlerinin sentezinde yetişmiş, kadın ve erkek psikolojilerine hakim bir bilinçaltının ürünü olduğu yönündedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






