15 Şubat 2016 Pazartesi

KİM YAZMIŞ BU SÖZLERİ



Seneler sürer her günüm,
Yalnız gitmekten yorgunum;
Zannetme sana dargınım,
Ben gene sana vurgunum.

Başkalarına gülsem de,
Senden uzağa kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.

Birçok defa işitmiştim bu dizeleri. Biliyordum bu şarkıyı. Bu ülkede doğup büyümüş çoğu insan gibi. Ama günlerden bir gün, bu dizeleri gerçek anlamda duyacağımı, sanki ilk kez benim ağzımdan dökülüyorlarmış gibi içimden çıkacaklarını bilmiyordum. Tıpkı bu dizelerin aslında Sabahattin Ali’nin bir şiirine ait olduğunu bilmediğim gibi. Bu şiirdeki gibi çaresizce ama inadına sevmem, yalnızlıktan yorulmam ama yine de bir kişiye bel bağlamam gerekiyormuş onunla tanışmam için sanki.

Öyle bir günde tanıştım Sabahattin Ali ile. Bundan altı-yedi yıl kadar önce. ‘Kim yazmış bu sözleri?’ diye bakma ihtiyacı hissettikten hemen sonra. Edepsizlik etmek istemem ama bunlar elbet ahım şahım sözler değildi. Öyle ya, ne sözler, ne şiirler vardı bu dünyada. Ama yine de farklı olan bir şey vardı. ‘Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur.’ derler ya hani, demek gök kubbe altında yaşanmamış duygu da yoktu; ki söz dediklerimiz de yaşadıklarımızın bize hissettirdiklerinin içsel bir simya ile dışa vurulması, görünür kılınması değil miydi? Öyleydi elbet, yoksa benden yıllarca önce yaşamış birinin, kendi kelimeleriyle benim duygularımı, benim içimden çıkarıp dudaklarımdan dökebilmesinin daha başka nasıl bir izahı olabilirdi ki?

Yıllar sonra ise garip bir tesadüf ilişti gözüme. 25 Şubat’ta doğmuştu o da. İnanmazdım böyle safsatalara. Ama insanız ya işte, bayılıyor enteresan bağlantılar kurmaya, büyülü örüntüler yaratmaya. Hemen kapılmadım elbet, ayak diremeye de bayılıyordu insan böyle durumlarda. Öyle ya, bir şarkının sözleri kadar bestesi de önemliydi, insanı yakalamada. Ona da baktım. Ali Kocatepe, 25 Şubat. Aklım çelinmeye başlamıştı artık. Araştırdım Sabahattin Ali’yi, eserlerini okudum kısmen. Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf...

Okudukça ürperdim kitaptaki karakterlerden. Kötü şeyler düşündükleri, söyledikleri ya da hissettikleri, korkutucu kararlar aldıkları ya da korkutucu eylemlerde bulundukları için değil - kaldı ki kötücül karakterler de değillerdi. İnsana dair psikolojik çözümlemelerinin, düşündüklerinin neredeyse aynılarını ben de düşündüğüm için, söylediklerinin aynılarını ben de söylediğim için, hissettiklerinin aynılarını ben de hissettiğim için, kararlarımın ve eylemlerimin onlarla ne denli yakın olduğunu gördüğüm için ürperdim. Ve söz konusu yakınlığı, bu karakterlerin birbirlerine ne kadar zıt olduklarını görmeme rağmen sağladığımı görünce de korktum. İşin komik tarafı, o korkuları da yine o karakterlerin birbirlerinin korkularını yok ettikleri çözümlemelerle, gerçeği yüze çarpan sözleriyle yok ettim, tıpkı kimi zaman kendi korkularımı kendi sözlerimle anlamsızlaştırıp yok ettiğim gibi. Mesela bu benzerliklerden dolayı acaba bende çoklu kişilik bozukluğu mu, yoksa başka bir psikolojik rahatsızlık mı var diye kaygılandım bir ara, sonra,
Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi…’ satırlarıyla karşılaştım. Kimi zaman da korkularımı yok ettiğim sözlerimin, gönlümü eylemekten başka bir anlamı olmadığını fark ettim. Tıpkı, yirmi dokuzuma birkaç ay kala, otuza yaklaştığımı fakat hayatta hiçbir şey yapmadığımı düşünerek hayıflandığım, utandığım, üzüldüğüm ancak kötü bir şey yapmadığımı düşünerek kendimi avuttuğum zamanlarda, ‘Otuza yaklaşmaktayım… Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlara kadar ‘Fena bir şey yapmıyorum ya!’ der ve kendimi temize çıkarmaya çalışırdım. Fakat hadiseler gösterdi ki, fena olmayışım tesadüf eseriymiş, fırsat düşmemiş, zaruret olmamış. Nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var… Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor… Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur…’ cümleleriyle karşılaşmam gibi. Bunlar gibi daha onlarca örnek yazabilirim. Yazının başındaki ‘Eskisi Gibi’ adlı şiirini gerçekten hissedebilmeme neden olan kadını ilk gördüğümde düşündüklerimin, hissettiklerimin, Raif Efendi’nin Maria Puder’in otoportresini gördüğü zaman düşündükleriyle, hissettikleriyle ve ilk defa bir ruhu olduğunu öğrenmesiyle olan benzerliği gibi.

Aşka, sevgiye, iyiye ve kötüye, insan olarak sahip olduğumuz acziyete ve ihtişama bakış açılarımızın benzerliği, beni gerçekten çok etkilemişti. Elbette tüm insanlar benzer şeyler yaşar; benzer arzular ve korkular, benzer sorular ve cevaplar... Zannederler ki, herkes aynı dünyada bambaşka bir hikayeye sahiptir. Oysa ki hikayeler aynı, farklı olan ise dünyalardır. Ama sanki bazılarının dünyaları da, aynı olmasa bile benzer olamaz, bu yakınlık da ordan doğamaz mıydı? Sabahattin Ali’nin yarattığı dünyalarda kendimi bulmam belki de biraz bu yüzdendi. Oradan devam ettim ben de. Hayat hikayesini okudum. Çocukluğunu, gençliğini, yaşadığı sıkıntılı günleri, insana ve hayata dair hakikatleri korkmadan söyleme, mazlum Anadolu insanının yanında olma mücadelelerini... Belki de hakikate olan tutkusuydu onu Aziz Nesin’le dost kılan. Ve ‘Bir Orman Hikayesi’ isimli öyküsünü, Nazım hikmet’in övgü dolu sözlerle okurlara sunmasının nedeniydi, yerini mazlumlardan yana seçmesi.

Anladım ki dünyalarımız pek de hatta hiç de aynı değildi onunla ama dünyalarımızda yaşadığımız hikayelere bakış açımız benzerdi. Elbette bu durumu belirtmekteki amacım kendime örtülü bir paye biçme midesizliği değil. Ve bu yazıya Sabahattin Ali’yi anlatmak üzere başlasam da daha çok kendimi ön plana çıkardığım gibi bir hava sezinlenebilir. Ancak vicdanen rahatım. Kanımca tüm gerçek edebiyatçıların istediği de zaten budur; insanın kendini, duygularını, düşüncelerini tanıması, bilmesi, birey olarak kendine hakkını vermesi, ki bu şekilde o insan, yaşadığı topluma ve insanlığa faydalı olabilsin. Sabahattin Ali, ondan bahsetmeye çalıştığım bu yazıda, en az kendisi kadar kendimden de bahsetmeme neden olmuş bir edebiyatçıdır benim için. Ve ilk kez benim ağzımdan dökülürmüşçesine içimden çıkan o sözlerin sahibidir.


5 Ocak 2016 Salı

POPÜLER KÜLTÜR ve DİL DEĞİŞİMİ ÜZERİNE


Çocuk: - Anneee! Bana bi waffle kotarır mısın?
Anne: - ‘Tabii ki de’ kotarırım ‘tatlişko’m ama şu an babanın drinkini hazırlıyorum, o zamana kadar sen de homeworkünü içselleştir.
Baba:  Baby, nerde kaldı benim drinkim, valla taşikardim tuttu.
Anne: Ups, Ok aşkitom geldim, relax. Bu kadar acitasyona ne gerek var!
Baba: Yeah! Adamsın baby, adamın dibisin, thanks! Bütün gün ofisteki o vizyonsuz koordinatörlerle uğraşa uğraşa down oldum resmen!
Anne: Hiç sorma, bu sabah bizim departmanda da creative director terör estirdi yine. Bütün motivasyonum düştü. Kendi yapabilitesi perfect sanki! Neyse ki öğlen yeni açılan fast food restoranına gittik de kendime geldim, çok ‘keyifli’ bi ‘suşi’ydi, inanılmaz fresh bi lezzeti vardı!
Baba: Evet ya, ben de denedim orayı; süperdi! ‘Suşi’ ‘candır’ yaa!
Çocuk: Mamiiiii, hala kotaramadın mııı?

Kimilerinize çok garip gelmiş olabilir bu diyaloglar, pardon konuşmalar. Ne pardonu ya hu; afedersiniz! Kimilerinize ise egzajere edilmiş… Afedersiniz, abartılmış gibi gelebilir.
Görüyorsunuz değil mi; öylesine kıskaca alınmışız ki popüler kültürün yarattığı dil değişimine dair bir yazı yazmak bile neredeyse mümkün değil!

Peki, gökten zembille inmişçesine karşımıza çıkan bu kelimeleri, hiç yadırgamadan dilimize, günlük yaşantımıza, kendimize, özümüze dahil etmemiz; adeta, tutkunu olduğumuz futbol takımımıza alınmış yabancı ve ünlü bir futbolcuyu havaalanında karşılamaya gidip öz evladımızı bağrımıza basarcasına kucaklayabilemiz durumu nasıl mümkün olabiliyor?

Ve bu kelimeler, niçin, tutkalı tükenmeyen bir çıkartmaymışçasına, olur olmadık her durumda, her duyguda, her cümlede kullanılabiliyor? Örneğin: keyifli, adamsın, candır!

Sanki insanlar, keyif verici madde nitelemesindeki keyif kelimesini alıp -popüler kültürün ekmeğine yağ sürercesine- olduk olmadık her eylemin, her olay ve olgunun başına yerleştirmeye ant içmişler. Keyifli film, keyifli yemek, keyifli alışveriş, keyifli brunch, keyifli sohbet, keyifli sergi, keyifli kahvaltı… Sanki ‘keyifli’ kelimesi dışında Türkçedeki tüm niteleme sözcüklerinin kullanımı askeri bir darbe ile ikinci bir emre kadar yasaklanmış.

Peki ya ‘adamsın’a ne demeli! Bilindiği gibi adam kelimesi, bazı kültürler tarafından ilk insan olarak adlandırılan Adem isimli kişiden gelir. Yani adam demek insan demektir. İnsan ise biyolojik olarak hayvanlardan bir farkı olmasa da zekası, ahlaki değerleri ve gelişmiş kültürüyle onlardan ayrı ve üstün tutulan hatta yaşadığımız topraklardaki egemen din İslam'da, yaratılmışların en şereflisi olduğu söylenen varlıktır. Yani adam kelimesi öyle her önüne gelene söylenebilecek kadar basit bir kelime değildir, olmamalıdır da! Aksi taktirde, on binlerce yılda tüm insanlığın ortak emeği ile evrilen ve gelişmeye devam eden bu değerli varlık ve kavram, yani insan ve insanlık, adam ve adamlık, anlamını hızla kaybederek ahlaki değerlerini, zekasını ve kültürünü yitirecektir.

Gelelim -örnek olarak üç tanesini verdiğim- çıkartma işlevli kelimelerden en can alıcısına yani ‘candır’a. Her gün, alınacak tedbirler ve uygulamalarla önlenebilecek kazalar ve felaketler yüzünden yüzlerce insanın hayatını kaybettiği, tedhiş yüzünden 30 yılda 40.000 kişinin öldüğü ülkemizde, popüler kültür ögeleri olan twitter candır, selfie candır, para candır, karizma candır, waffle candır, i-phone candır… Gerçek canın -hani az önce içini boşalttığımızı söylediğim insan denen, adam denen varlığın hayatta kalmasını sağlayan şeyi- dışında her şey candır. Belki tam karşılığı değil ama bu durum, aklıma semantik doygunluk kavramını getiriyor. Bunu çocukluğunuzda fark etmişsinizdir. Bir sözcüğü çok defalar üst üste söylediğinizde, sözcük giderek anlamsızlaşır. Son derece sıradan bir nesne bile, semantik (anlamsal) değerini yitirecektir. Deneyin: "ev ev ev ev ev ev..." diye onlarca defa tekrar edin. "Ev" sözcüğü, tekrarlara başladığınız andaki anlamını büyük oranda yitirecek, adeta anlamsızlaşacaktır. Öyle ki, bir noktadan sonra bu sözcük, size veya sizi dinleyen bir kişiye anlamsız ses öbeğiymiş gibi bile gelebilecektir! İşte psikolojide buna "semantik doygunluk" (semantic satiation) denir. Söylediğim gibi, bu çıkartma kelimelerin kullanım sonuçları, bu psikolojik durumun tam karşılığı olmayabilir ancak toplumun karşı karşıya kaldığı tehlikeyi ortaya koyabilmek adına önemli bir çıkarım olabileceğini düşünüyorum.
 Bazı meditasyon tekniklerinde, olumsuz sözcükler (küfür ve hakaretler gibi) 45 saniye gibi sürelerce tekrar ediliyor; bu sayede sözcüklerin nötrleşmesi ve anlamlarını yitirmesi hedefleniyor. Bu, yaygın olarak kabul gören bir psikolojik tedavi yöntemi olmasa da, bazı insanlar rahatsız oldukları sıfatların ("şişko" ya da "açgözlü" gibi) psikolojik olarak yıkıcı etkisinden arınmak için bu tür yöntemlere başvurulabiliyorlar. Ne dersiniz, acaba biz de kaybettiğimiz canların, içini doldurmadığımız insanlığımızın ve bağımlı bir şekilde tükettiğimiz için asla tatmin olmuş bir keyif hali yaşayamamamızın getirdiği olumsuz duygulardan kurtulabilmek için mi bu kelimeleri ‘çıkartma kelimeler’ haline dönüştürdük ve her yere yapıştırıyoruz?


Yabancı, yabancı olmasa uyduruk, uyduruk olmasa düzgün şekilde kullanamadığımız bu kelimeleri dilimize bu denli absorbe etmek… afedersiniz, emmek –aslında söz konusu durumda, bu kelimenin dilimize ait olmayanını kullanmak zorunda olsak dahi o kelime absorbe değil adsorbe olurdu zira absorbe, bir şeyi içine emmek anlamına gelirken adsorbe bir şeyi dış yüzeyine emmektir, tıpkı suyu emen sabunun dış yüzeyinin cıvıklaşması gibi ve tıpkı bugün, dilimizin görünür kısmının cıvıklaşması gibi- bir başarı mı, milli zekamızın ne denli esnek olduğunun bir göstergesi mi, yoksa tam anlamıyla bir milli felaketin habercisi mi?

Tüm bu sorulara, elimden geldiği, gücümün yettiği kadar cevap vermeye çalışacağım bu yazıda, sağlıksız ve dolayısı ile olumsuz kısmından yakındığımız dil değişimi ve bunun başlıca katalizörü (Ne yazık ki TDK da bu kelimenin Türkçesi yok, yine de bu kelimeyi, bu haliyle kullanmak içime sinmediğinden, ona eş değer bir kelime türetmekten ve önermekten, bir yurttaş olarak kendimi alıkoyamıyorum ki o kelime de ‘tepkimeç’ tir.) olan -kimilerine göre çağın vebası kimilerine göre ise ortak ve evrensel değerler üretebilmenin olmazsa olmazı- popüler  kültürün ne olduğuna dair kısa bir bilgilendirmenin yararlı olacağını düşünüyorum.

Aslında yazının bu bölümüne değişimin ne olduğundan bahsederek başlamak gerekiyor. Toplumlarda değişim kaçınılmaz bir olgudur. Heraklitos “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” sözüyle evrenin belli bir “oluş” sürecine dayalı olarak var olduğunu ve her şeyin değişmeye  mecbur olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Değişim iki yönlüdür. Değişim iyi yönde ise bu bir gelişimdir. Değişim kötü yönde ise buna bozulma ve yozlaşma denebilir. Toplumun kültürel yapısının iyi yönlü bir değişim ile gelişmesi, olması gereken, beklenendir. Ama toplumlararası etkileşim, eskiden güçlü olan toplumların lehinde olduğu gibi, bugün de teknoloji ve ekonomiyi yönlendiren toplumların kültürel yapıları lehinde bir değişim söz konusudur. Toplumun temel yapısını kültür oluşturduğuna göre, bu kavramı ele almakta yarar vardır. Kültür, insanoğlunun doğayı denetim altına almak için yarattığı her şey ve bütün bu çaba sonunda beliren anlamlar, değerler, kurallardır. Burada maddi ve manevi kültür ayrımı ortaya çıkmaktadır. Maddi kültür bütün araç ve gereçleri kapsar. Maddi olmayan kültür ise gelenekler, inançlar ve manevi değerlerle belirlenir. Hiç şüphesiz maddi olmayan kültürün ardında, belirleyici öğe, maddi kültürdür. Maddi kültürün bir parçası olan teknolojinin nasıl kullanılacağını belirleyen öğe de ideolojidir.
Kültürel öğeler bir toplumda ya başka kültürlerden etkilenerek devam etmiş, ya da başka bir kültürel yapının içine kaynaşmış ve bir bileşik hâlini almış ya da o kültürel öğe tamamen başka bir kültürün egemenliğinde eriyip gitmiştir. Kültür; toplumun yaşayış tarzı, tinsel özellikleri, gelenekleri, töreleri, dili, duyuş ve düşünüş birliği, resmi, mimariyi, müziği vb. barındıran tüm sanatsal ürünlerdir. Bir milletin dili, kültürü oluşturan en önemli yapı taşlarından birisidir. Bir milletin diline bakıldığında, o milletin yaşayışı, milli değerleri, gelenekleri daha birçok kültürel özelliğine ilişkin bilgiye ulaşılması mümkündür. Bu kültürel öğenin yapısında meydana gelen gelişim, değişim ve bozulmalarda da aynı şekilde paralellik göstermektedir.

Dil değişimi veya dil dinamizmi bir dilin değişim veya gelişme sürecini belirtir ve dil değişimi tarihsel dilbilimi ile sosyolinguistik'in araştırma alanına girer. Kıyaslama (analoji), başka bir dilden alıntı ve dilde seslerin değişimi kuralı, dil değişiminin asıl itici gücü olarak kabul edilir.

Diller zamanla değişime uğrarlar veya tamamen yok olurlar. Sözcük yazılışlarında, okunuşlarında ya da imla kurallarında oluşan yavaş ve küçük yenilikler birikerek ve büyüyerek bu değişimleri oluşturur. Bir dili konuşan ya da kullanan insanlar yeterince uzun bir süre fiziksel ya da kültürel olarak ayrı yaşarlarsa dilleri farklılaşmaya başlar. Bir lisanı belirgin farklılıklarla konuşan iki insan, birbirlerini anlaya biliyorlarsa ayrı lehçeleri, birbirlerini anlayamıyorlarsa ayrı dilleri konuşuyor olarak kabul edilirler. Dillerin birbiriyle ilişkili olup olmadıklarını anlamakta kullanılan göstergelerden biri de benzer anlamalar taşıyan, benzer yapılı kelimelerdir. Bu şekilde doğal olarak gelişmiş dillerin dışında, yapay olarak geliştirilmiş diller de vardır.

Türkçe zaman içinde aşağıdaki gibi şekillenmiş ve değişmiştir:
- Altay dil ailesi
- Türk dil ailesi
- Güney Dilleri
- Gagavuz Türkçesi (Balkan Gökoğuz Türkçesi) (Türkiye, Avrupa)
- Gökoğuz Türkçesi (Moldova)
- Horasan Türkçesi (İran)
-Türkiye Türkçesi (Türkiye, Avrupa, Kuzey Amerika)

Dil değişimlerinin sebeplerine gelecek olursak: Alman dilbilimci "Peter von Polenz", aşağıdaki durumları dil değişiminin sebepleri olarak adlandırmıştır.

Ekonomi: Ekonomi alanında meydana gelen değişikliklerdir, çünkü konuşmacı veya yazar zaman tasarrufu ve rahatlık sebepleri yüzünden kısaltılmış bir dil kullanır. Günümüz edebiyatında "ekonomi" kavramı bağlam içerisinde bir talebin-kullanmanın-analizin sonucu olarak anlaşılır. O hâlde belirli bir amaca ulaşmak için "kendimi nasıl ifade edebilirim" sorusu akla gelir.

Yenileşim (İnovasyon): Yenilik durumlarında ortaya çıkan değişiklerdir, çünkü yaratıcı ve konformist olmayan faaliyetler için dilin yerleşik yapıları yeterince uygun değildir ve bu yapıların gelişmeye muhtaç olduğu görülür. Yeniliklerin oluşmasındaki ve yayılmasındaki önemli güçler ayrıca şu prensiplerdir; "göze batmak için başkaları gibi konuşma" ve "onlara dâhil olmak için başkaları gibi konuş".

Değişim: Dil kullanıcıları dilin kullanım aracının seçiminde esnektirler. Bu esneklik iletişimsel koşullara ve amaçlara göredir.

Dilsel evrim: Dil kullanımı ve bu dil kullanımının etkisi toplumsal güçler aracılığıyla dil değişimini etkiler.

Aynı zamanda dilin gelişimi biyolojide de geçerli kurallarla takip edilir.

Görüldüğü gibi dil değişiminin ekonomi, yenileşim, değişim ve dilsel evrim gibi sebepleri vardır. Yazımızın konularından biri olan popüler kültür ise neredeyse tüm bu sebeplerin içerisinde etkin bir unsuru olarak kendisine yer edinmektedir. O halde, şimdi de popüler kültürün ne olduğu konusunda kısa bir bilgilendirmede bulunalım.

Popüler Kültürün sözlük anlamı; bir toplumda yaygın biçimde paylaşılan, inançlar, pratikler ve nesnelerdir. Daha politik tanımıyla kitlelerin ya da bağımlı sınıfların kültürünü dile getirmekte kullanılan bir deyimdir. Popüler kültür ile ilgili farklı disiplinler tarafından yapılan tanımların ortak özelliği, popüler kültürün "halka ait" ve "yaygın" olma özelliklerini taşımasıdır. Yaygın olma özelliği ile popüler kültür, geniş anlamda bir gündelik yaşamın kültürü olarak tanımlanır. Belirli bir yaşam tarzının, ideolojik olarak yeniden üretilmesinin ön koşullarını sağlayan popüler kültür, böylece gündelik ideolojinin yaygınlaşma ve onaylanma ortamını da yaratmaktadır. Popüler olarak görünen veya sunulan, gerçekte dünyaya belli
bir açıdan bakmanın ürünüdür ve halkı belli kurallara, görüşlere katılmayı teşvik etmektedir.

Popüler kültür ve dil değişimine dair kayda aldığımız bu bilgilendirmeler ışığında toplu bir değerlendirmede bulunmak gerekirse: Ekonomi alanında meydana gelen değişiklerle oluşan dil değişimi sonucunda bugün sesli harfleri yazmamayı uygun gören bir nesil ortaya çıkmıştır. Örneğin: Slm, nbr, kib, aeo. (Selam, n’aber, kendine iyi bak, Allah’a emanet ol)

Yenileşim ve değişimin sebep olduğu dil değişimine gelecek olursak. Teknolojik aygıtların üretimlerinin dış –ağırlıkla batı- kaynaklı olduğu ve  popüler kültür ile onu destekleyen ideolojilerin de dış kaynaklı olduğu ve amaçlarını gerçekleştirme adına söz konusu teknolojik aygıtları kullanıyor olduğunu düşündüğümüzde, 
dilin kullanım aracının seçimindeki esneklikle bu aygıtları kullanan ve onları üretenlerin ideolojilerine yönelik koşullara ve amaçlara maruz kalan milletimiz de "göze girmek için başkaları gibi konuş" ve "onlara dâhil olmak için başkaları gibi konuş" kalıplarıyla hareket ederek dilimizin olumsuz anlamda değişimine neden olmaktadırlar. Bu olumsuz değişim sebebi, yabancı sözcüklerin dilimize girmesinin başlıca nedenidir.

Yabancı sözcüklerin dilimize girmesinden bahsetmişken size önce bir soru sormak, ardından da geçtiğimiz günlerde ekranlara yansıyan bir haberden bahsetmek istiyorum. Sizlere, tansiyon, ofsayt, sansasyon, koalisyon, sterilizasyon, senkronizasyon, spekülasyon, prezantasyon, kalibrasyon, opsiyon, flu, racon, rest, rehabilitasyon, dezenformasyon, manipülasyon kelimelerinin geçtiği bir şiir okuyacağımı ve bu şiirin hangi milletin edebiyatına ait olduğunu sorsam cevabınız ne olurdu? Eminim ki yüzde doksan dokuzunuz, bana, Fransız cevabını verirdiniz. Ancak bu yanlış bir cevap olurdu zira bu kelimeler, Uğur Işılak isimli AKP milletvekilinin, şu sıralar ülke gündemini meşgul eden ve tüm çabalara rağmen henüz bir sonuca varamayan koalisyon görüşmeleri hakkında yazdığı şiirde geçiyor. Ve ne acıdır ki bu şahıs, kendisinin bir Türk Halk Ozanı olduğunu söylüyor, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında Türk Milleti’nin verdiği oylarla milletvekilliği yapıyor ve bir Türk Halk Ozanı’nın ilk kez koalisyona dair bir şiir yazdığını söyleyerek kendisiyle övünebiliyor. Aslında buna bile şaşıramıyoruz zira artık meclise parlamento, milletvekiline parlamenter, bakanlar kuruluna kabine, yasala legal, yasa dışına illegal, öndere lider, fikir birliğine konsensüs denilen bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısı ile şiirde geçen kelimelerin mesleki terimler olduğunu söyleyerek bu dil katliamını örtmeye çalışmak gerçekçi bir yaklaşım olamaz.

Dilsel evrimin neden olduğu dil değişiminde ise toplumsal güçlerin etkili olduğu söylenmiştir. Günümüzde, toplumsal güçleri, popüler kültürü kullanan hakim ideolojiler yönlendirdiğinden, dil değişiminin nedenlerinden biri olan dilsel evrimi, olumlu bir dil değişimi sebebi olarak görebilmek mümkün değildir. Zira bugün, toplumsal güçleri oluşturan unsurlar medya, sosyal medya, sinema, müzik, reklamlar gibi popüler kültürü yaymakta kullanılan unsurlardır. Bugün dilsel evrim bir yana, devrimler, ülkelerin yönetim şekli değişiklikleri dahi bu toplumsal güçler kullanılarak yapılmaktadır. Bunun en yakın örneği ‘Arap Baharı’ safsatasıdır.

Dilsel evrimin sebep olduğu dil değişiminin sağlıklı bir örneği ise  Atatürk’ün dil devrimidir ve Atatürk’ü destekleyen toplumsal güç Türk Milleti’dir. Bu devrimin ilk işareti Atatürk’ün 1930 yılında Sadri Maksudi Arsal’ın bir kitabına yazdığı sunuş yazısıdır. Bu yazının her cümlesi dikkatle incelendiğinde, dilin Atatürk için ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Bu sunuş yazısı, ‘Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.’ cümlesiyle biter. Rejim değişiklikleri ve ‘Arap Baharı’ndan bahsetmişken şunu söylemek gerekir ki dil bağımsızlığı ülke, ulus bağımsızlığı kadar önemlidir. Türkçe, en önemli kazanımlarını Atatürk döneminde Harf Devrimi ve Dil Devrimi ile elde etmiştir. Türkçe, ulusal dil niteliği kazanmıştır. Türkçenin ne denli zengin ve kendini zenginleştirme özelliğine sahip bir dil olduğunu hatırlamak için bazı özelliklerini sunmakta yarar vardır. Türkçe, yapısı gereği yeni sözcük ve terim türetmeye son derece uygun diller arasındadır. Türkçenin bir başka özelliği de sadece türetme yoluyla değil, aynı zamanda sözcükleri birbirine ekleyerek yeni sözcükler üretme özelliğinde olmasıdır. Türkçenin gücünü aldığı kaynakları vardır. Bu kaynaklardan, ses yapısından sonra en önemlisi uzun bir tarihsel geçmişe dayanmasıdır. Türkçe, konuşulduğu dönemlerin başından itibaren, şu an konuşulan diller yoktu. Bırakın bu dilleri, bu dillerin ataları sayılabilecek diller yoktu. Türkçe yazı ve bilim dili olarak tarih boyunca kullanıldı. Konuşma dili olarak en az 5000 yıllık bir tarihe sahiptir. Türkçe yeryüzünde yaygınlığı en fazla dillerden biridir. 12 milyon km karelik bir alanda, Türk dilinin çeşitli fonları konuşulmaktadır. Konuşan sayısı bütün Türk lehçeleri ile birlikte 200 milyonun üzerindedir. Bugün Çince ve Hintçe için daha fazla konuşana sahiptir denebilir ancak tek bir Çince ve tek bir Hintçe yoktur. 1980 yılında yapılan bir araştırmaya göre; Türkçe bütün fonlarıyla düşünüldüğünde, dünyanın ilk on dili arasında yer almıştır. Türkçenin bir başka güç kaynağı, sözcük, deyim, terim ve anlamdan oluşan söz varlığıdır. Yazı dilimizin söz varlığı bugün 104 bine ulaşmıştır. Dilimizin toplumumuz tarafından az bilinen yanı da diğer dilleri etkileme gücüdür. Şu anda biz kullanılan yabancı kökenli sözcüklere bakıp dilimizin etki altında kaldığını düşünüyoruz. Ama, diğer dillerde sayısı 12 bine ulaşan yerleşmiş Türkçe sözcük bulunmaktadır Görülmektedir ki, Türkçe sahip olduğu tarihsel birikimle, köklü, kullanılabilirliği pratik, zenginliklerini içinde barındıran çok güçlü, sessel açıdan da estetik bir dildir.

Sonuç olarak, Türkçe bu kadar güçlü ve güzel bir dil iken bugün kullanımındaki kirlenme istenmeyen bir durumdur. Dili olumsuz etkileyen faktörler ne olursa olsun, toplumu oluşturan bireylerin doğru dil eğitimleri ile dilin korunması, en azından özenli kullanılması için duyarlılık kazandırılabilir. Bu konuda uygulanagelen eğitim politikalarının doğruluğu ve yeterliliği tartışması karşımıza çıkmaktadır. Bugün Türkçe, çok fazla yabancı sözcüğün ve terimin bulunduğu, toplumun çok kısıtlı kelime haznesi ile günü geçirdiği, kısır ve yoz hâle gelmiştir. Bunun en büyük nedeni de yazımıza konu olan popüler kültürdür.

Toplumlar, millet olmayı bir dile sahip olmakla elde eder ve milli varlıklarını da kendi dilleriyle koruyabilirler. Dilini geliştirip zenginleştiremeyen, yabancı dillerin istilalarından koruyamayan milletler, ne milli bir kültür oluşturabilir, ne de oluşmuş kültürlerini koruyabilirler. Yozlaşma ve yabancılaşma dille sınırlı kalmayarak, zamanla bütün değerlerin yok olmasına ve milli birliğin telafisi imkansız zararlar görmesine sebep olur. Dili yozlaşan, yabancı dillere karşı; gerek toplum hayatında, gerekse bilim ve eğitimde geri planda kalan bir milletin geleceği, ciddi şekilde tehlikeye düşer.

Umarım, millet olarak, popüler kültürün dilimizde yarattığı olumsuz değişmeyi bir an önce fark eder ve bu tehlikeyi önleme adına gerekli tüm çabayı, gerek bireysel gerekse örgütlü bir şekilde ortaya koymaya başlarız. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen bir neslin evlatları ve gelecek nesillerin yaratıcıları olarak, bu, bizim boynumuzun borcudur.

Not: Koyu ve kalın harflerle yazılmış bölümler alıntıdır. Yazıya deneme türünde bir yazı oluşturma amacıyla başladım ancak anlatmak istediklerimi tam anlamıyla ortaya koymak isterken makale havasına büründü. Bununla birlikte, akademik kurallara göre yazılmış bir yazı olmadığı için bu yazıya makale demekte mümkün değil.  Kaynakça eklemesem de koyu yazılmış bölümleri nette aratarak ilgili yazılara ulaşabilirsiniz.

6 Aralık 2015 Pazar

REKABET








Eve sevinç içinde koşarak gitmiştim. Asansörsüz apartmanımızın 4. katındaki dairemize varmak için ufak adımlarıma ve neden o kadar ağır olduğuna hala bir anlam veremediğim sırt çantama rağmen, basamakları ikişer ikişer çıktığımı hala hatırlıyorum. Ufak bir burukluk da vardı içimde ama mutluydum.

Kapıyı annem açmıştı. Muhtemelen bendeki coşkuyu fark edip ne olduğunu sordu. Yok bir şey diyip geçiştirdim. Çünkü mutluluğumun nedenini açıklamak için babamın işten gelmesini bekliyordum.

Sofradaydık. Yemeklerimizi yerken babama o gün, sınıfta okuma yarışması yapıldığını ve 1 dakika içinde 34 kelime okuyarak 2. olduğumu, büyük bir mutlulukla söyledim. Çünkü babamın bu durumdan memnun olacağını ve sevineceğini  bekliyordum. Ancak durum beklediğim gibi olmadı.

Yüzü ekşidi. Çekinerek anlatmaya devam ettim. ‘Çağdaş benden 2 kelime fazla okudu, iki kelimeyle kaçırdım 1. liği.’ dedim tedirgin bir tebessümle. Babamın ekşiyen yüzü, yerini nefret dolu bakışların yer aldığı bir hale büründü. Ardından elindeki kaşığı sofraya fırlatıp ‘ Hüh gerizekalı, bir de ikinci oldum diye seviniyo, beyin damarlarını sikeyim senin gibi evladın. Ne eksiğin var senin İsmail’in oğlundan (İsmail, babamın işyerindeki arkadaşı ve Çağdaş’nın babası). Çalışmazsan ikinci olursun tabi, bi bok olmaz senden. Bütün gece televizyon izle anca sen pezevenk.’ dedi.

Bu sözleri duyunca ağlamaya başladım. Ardından sofradan kalkarak odadan dışarı çıktım. Okul çantamı alıp tüm gücümle odanın camına fırlattım. Cam aşağıya indi ve ardından bağırarak babama küfürler yağdırmaya başladım. ‘Anasını siktiğimin orospu çocuğuuu! Nolmuş 2. olduysam! Aferin diceğine kızıyo. 2 kelimeyle kaybettim hem. Allah belasını versin senin gibi babanın, geçmişini sikeyim. Ananı, avradını, soyunu, sopunu, yedi sülaleni sikeyim! ’ O esnada annem beni uzaklaştırmaya çalışırken buzlu camdaki boşlukta abimin, yerinden kalkıp küfürlerle bana doğru gelmeye çalışan babamı zapt etmeye çalıştığını gördüğümü hatırlıyorum.

Söylediğimi yazdığım küfürler 7 yaşındaki bir ilkokul 1. sınıf öğrencisi için size biraz abartılı gelebilir. Ancak sizi temin ederim, eksiği yoktur fazlası vardır. Çünkü içinde doğup yaşadığım evde kavgasız bir gün yoktu. Ve belirli mesajların kodlanarak bir kanal aracılığıyla bir kaynaktan bir alıcıya aktarılması süreci olarak tanımlanan iletişim sürecinin bizim evdeki versiyonunda, kodlama kısımlarını ağır ve galiz küfür ve hakaretlerle yapmak olmazsa olmazdı.

O akşam yaşadıklarımdan mı, yoksa hatırlamadığım ancak buna benzer bir çok etkenden dolayı mı, kesin bir şey söylemek mümkün değil ancak sonrasında, bırakın yarışmaları, en basitleri dahil, sorumluluk almam gereken her durum, her iş benim için büyük bir kaygı ve bunalım nedeni oldu. Belki de takıntılı biri olmama neden olan durum da buydu. Bu durum, mükemmeliyetçi biri olmama neden olsa da aşırı hırslı ve çok çalışkan bir yapım olmadığından, bu mükemmeliyetçilik beni, kusursuz ve güzel işler yapan birinden ziyade, karşısına çıkan her şeyi öteleyen biri  haline getirdi. Öyle ki neredeyse 30 yaşındayım ve halen üniversiteden mezun olmaya çalışıyorum. Tahmin edersiniz ki rekabetten tiksinen biri haline dönüşmüştüm.

Üstelik öyle veya böyle dünya denen bu yerin her alanında rekabet vardı. Annemle babam arasındaki haklı olma, benim dediğim olacak, bu evi ben geçindiriyorum ve yerine göre benim çocuklarım senin çocukların rekabeti. Babamın düzenli olarak gittiği meyhanedeki en çok ben içerim ve bana bir şey olmaz rekabeti. Yıllar sonra farkına vardığım ve o güne dek aklımın ucundan dahi geçmeyen kardeşler arasındaki rekabet. Okuldaki, sokaktaki, dersteki, oyundaki rekabet. Aç kalmamak, barınmak, tedavi olmak, hayatta kalmak için rekabet. Para, prestij, güç için, gereksiz olsa da her şeyi satın almak, tüketmek için rekabet. Yeniye ve güzele sahip olmak için rekabet. Belki de en acısı aşk için, sevdiğin kadınla birlikte olabilmek için rekabet.

Ben de bu dünyada yaşadığımdan ve rekabeti olumsuz tarafından tanıyarak saydığım gereklilikleri yerine getirmek zorunda olduğumdan, uzun yıllar boyunca bu rekabeti görmemi engelleyecek maddelerden medet umdum, farkında olmadan. Ve onların eşliğinde ağır aksak ilerlerken bir yandan da çokça düşündüm, izledim, gözlemledim ve elimden geldiğince de okudum.

Yıllar sonra, terapiye gittiğim günlerden birinde, geçmiş çözümlemesi esnasında bu olayı anlatmıştım ve üzerine konuşmuştuk. O günün gecesinde ise bir rüya görmüştüm.  Rüyamda evin salonunda yalnızdım. Alacakaranlıktı. Birden evin pencereleri hızla açıldı ve şiddetli  bir rüzgar odanın her yerini darmadağın etti.  Bu sırada koltukta büzüşmüştüm. Bakışlarımsa yerdeydi ve odada dolanan bir ruhun gölgesini görüyordum. Sonra rüzgar durdu. Başımı kaldırdığımda karşımdaki koltukta elindeki kağıda bir şeyler yazmakta olan Atatürk’ü gördüm. ‘Sen ölmedin mi?’ diye sordum. ‘Evet’ dedi. Peki buraya nasıl geldin? Cennette misin, yoksa cehennemde mi ? diye sordum. Bana, Cehenneme gidemeyecek kadar iyi olan ve cennete gidebilecek kadar iyi olmayan insanların gönderildiği başka bir yerde olduğunu söyledi. Bir yandan da yazmaya devam ediyordu.  O an yazdıklarında ismimin geçtiğini fark ettim. Okumaya devam edince, beni öven, ne kadar kabiliyetli, zeki ve her işin üstesinden gelebilecek azim ve kararlılıkta olduğumu söyleyen ve takdirat ve tebrikatımı buraya kayd ile mübahiyim diye sonlanan satırlarla karşılaştım. Çok şaşırmıştım ve ‘O kişi ben miyim? diye sordum. O da benim şaşırmamı garipseyerek ‘Neden şaşırıyorsun çocuk, bunları baban da biliyor, sana söylemedi mi?’ diye karşılık verdi ve gülümsedi. Sonra ben de gülümsedim. Ardından benzer şiddette fakat bu kez korkunun aksine huzur veren rüzgarlar eşliğinde gözden kayboldu. Uyandığımda ise kendimi iyi hissediyordum.

Daha sonra okuduğum bir kitaptan öğrendim ki psikanaliz sürecindeki kişi, analizin gerçekliğine ikna olduğu ve kendisini, çocukluğundan kalma kompleksinden kurtarmaya başladığı zaman, bu tip sağaltıcı ve ilerletici düşler görürmüş.

Anlaşılan o ki bilinçaltımda, sözüne en çok itimat edilecek kişi sembolü Atatürk’müş. Bir sembolden ibaret olsa da kendisine minnettarım, çünkü çocukluğumun o akşamında yaşadıklarımla oluşan çatlağı, beni öven sözcüklerle kapattı ve bu sözcükleri aslında babamın da bildiğini yani bir anlamda babamın da aslında kendisiyle hemfikir olduğunu söyleyerek en azından o akşama dair tüm izleri ortadan kaldırdı.

Rekabete yönelik bakış açım ise artık eskisi kadar katı değil, olumlu taraflarını gün geçtikçe keşfediyorum hatta zaman zaman bundan keyif aldığımı bile söyleyebilirim. Çünkü artık kendimden başka bir rekabet unsuru görmüyorum. Çünkü artık kendimin dışında herhangi bir unsur görmüyorum. Artık tek rekabetim kendimle. O da varoluşla hemhal olma adınadır.

Uzun lafın kısası, burada ne dışarısı diye bir yer vardır ne de senden bir başkası!

4 Kasım 2015 Çarşamba

ALTIN



Varoluş, dünyamızı temel maddelerden oluşan zenginliklere boğmuştur. Bu temel maddeler elementlerdir. Çevremizde bulunan her şey, elementlerin kombinasyonlarından oluşur. Bu kombinasyonlardan yaklaşık 25 tanesi, yaşam için vazgeçilmez kabul edilmektedir ve 90’dan fazla element bulunmaktadır. Bunların en hafifi hidrojen, en ağırı ise uranyumdur. Ve altın da bu elementlerden biridir.

Latince Aurum yani ışıldayan, parlayan anlamına gelen altın, kimyada Au sembolü ile gösterilen yumuşak, parlak sarı renkte kimyasal bir elementtir. Altının parlak sarı rengi, asitlere karşı dayanıklılığı, doğada serbest halde bulunabilmesi ve kolay işlenebilmesi gibi özellikleri, insanların ilk çağlardan beri ilgisini çekmiştir. Parlak sarı rengi ve ışıltısıyla göz alan çok ağır bir metaldir. Üstelik kolay kolay havadan ve sudan etkilenmez. Bu yüzden hiçbir zaman paslanmaz, kararmaz ve donuklaşmaz. Bir başka özelliği de saf haldeyken çok yumuşak olmasıdır, bu nedenle kolayca dövülerek biçimlendirilebilir.

Peki, böylesine değerli özelliklere sahip altın nasıl oluşur? Bu süreci, en basit elementlerin oluşumundan başlayarak anlatmak gerekiyor. Bir elementin ortaya çıkması, inanılmaz derecede büyük bir enerji gerektirmektedir. Bir güneşin yani yıldızın çekirdeğindeki hidrojen füzyonu helyumu yaratır. Füzyonun, yani iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturması durumunun gerçekleşmesi için yıldızın merkezindeki yüksek sıcaklık gereklidir. Bu sıcaklıklarda, hidrojen çekirdekleri büyük bir hızla her yöne saçılır. Birbirleriyle çarpışır ve sonunda birleşirler. Helyum, bu şekilde oluşur.

Yıldız yaşlanırken büyük bir değişim meydana gelir ve yıldızın merkezinde bulunan hidrojen bütünüyle helyuma dönüşür. Sıcaklık arttıkça yıldız, bir genişleme safhasına girer ve ‘Kırmızı Dev’ denen şeye dönüşür. Böyle bir durum gerçekleştiğinde, helyum birleşmeye ve yeni elementler oluşmaya başlar. Karbon elementi meydana gelir. Süreç devam eder ve helyum, oksijeni yaratmak için karbonla birleşir.

Sonunda yıldız o kadar şişer ki bu evrede yıldızın kütlesi, yıldızın bütün kalabilmesi için yetersiz hale gelir. Yıldız, patlar ve ölür. İnanılmaz miktarlarda element taşıyan gaz ve tozlar uzaya salınır. Kırmızı devler, atom kütlesi oksijene eşit ya da daha düşük elementler üretirler fakat altın gibi ağır elementlerin üretimi için gereken sıcaklığa yani enerjiye sahip değildirler. Bu ağır elementlerin bir kısmının üretimi, ancak bir kırmızı devin patlaması yani bir süpernova gerçekleşmesi esnasında ortaya çıkan enerjiyle mümkündür. Bu esnada, 50 milyon dereceye yakın bir sıcaklık ortaya çıkar ve demir, silisyum, kalsiyum vb. daha ağır elementler oluşur. Ancak altın elementinin oluşması için yıldız patlamalarında ortaya çıkan enerjiden çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Süpernova patlaması, yıldızın merkezini sıkıştırarak nötron yıldızı denen yıldızı doğurur. Bu yıldızlar yaklaşık 10 kilometrelik çaplara sahip, çok küçük yıldızlardır ancak o kadar yoğundurlar ki tek bir kaşık madde, bir milyar ton ağırlığındadır. Bu sıkışma ve yoğunluk artışını ise şöyle açıklayabiliriz. Bildiğiniz gibi bir atom, merkezinde proton ve nötron taneciklerinden oluşan bir çekirdek ve onun etrafında dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek ve etrafındaki elektronların arası boştur. Bu boşluğu daha anlaşılır hale getirmek gerekirse. Bir stadyumun ortasındaki bir meyve sineğini atomun çekirdeği olarak kabul edersek elektronlar bu stadın etrafında dönüyor olurdu. Yani atom dediğimiz şey büyük oranda boşluktan başka bir şey değildir ve bu boşluk atomun yüzde 99.9999999’unu kapsar. İşte, söz konusu süpernovanın, yıldızın merkezini sıkıştırması, atomlardaki bu boşluğun büyük oranda ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Nötron yıldızları da bu nedenle bu kadar ağırdır.

Tüm bu süreci anlatma nedenime sonunda geldik. Altının oluşumu için yeterli sıcaklıklar ancak az önce bahsettiğimiz nötron yıldızlarının birbirleriyle çarpışması sonucu ortaya çıkar. Çarpışma noktasındaki sıcaklık, trilyon dereceye yakındır.

Gündelik hayatımızda kullandığımız altının, milyarlarca yıl önce, iki nötron yıldızının çarpışmasıyla meydana gelen böylesine şiddetli patlamalar sonucu oluşması oldukça ilginçtir. Çünkü nötron yıldızlarının çarpışması çok zor ve pek az rastlanan bir olaydır. Oluşumunun bu kadar az olmasından dolayı yerkürede çok az altın bulunur. Öyle ki bu durum, National Geographic dergisinin Ocak 2009 sayısında "Tüm tarih boyunca sadece 161.000 ton altın çıkarıldı, bu miktar iki olimpik havuzu doldurmaya ancak yetiyor." şeklinde ifade edilmiştir.

İşte akıllara durgunluk veren böylesine zorlu, ihtişamlı ve mucizevi süreçler sonunda oluşan altın, yazının başında da belirttiğim gibi ona değer katan tüm özellikleriyle, tarih boyunca en kıymetli metallerden sayılmış, insanlık hikayesinin en önemli parçalarından biri olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. 

Öyle ki insanlık, zenginliğin ve gücün simgesi olan altın uğruna nice savaşlar ve büyük katliamlar yaşamış ve yaşatmıştır. Bununla birlikte aynı insanlık mutluluk, zenginlik ve huzur içinde özgür ve kavgasız yaşadığı geçmiş bir dönemi anlatırken ya da geleceğe yönelik, insanların üst düzey bir bilince ulaştığı, toplumsal bir yapıyı, bir ütopyayı anlatmak için Altın Çağ tabirini uygun görmüştür.

Altın, birçok medeniyetin gelişmesine, birçoğunun da son bulmasına neden olmuştur. Tarihte bilinen kayıtlara göre ilk olarak Mısır hükümdarları zamanında MÖ 3200 yıllarında, darphanelerde eşit boyda çubuklar halinde çekilerek para olarak kullanılmıştır. Peru'da MÖ 2000 yılına ait altın ziynet eşyaları kalıntılarına rastlanmış olup, Amerika kıtasındaki Aztekler ve İnkaların da altına tutkun oldukları bilinmektedir. MÖ 550 yıllarında Lidya Kralı Krezos, altını para olarak bastırmış ve altının para olarak basılması ile de ticaret artmıştır. Şehirler zenginleşmiş ve dünya yeni bir refah dönemine girmiştir. İnsanlar altının ticarette sağladığı zenginlikten dolayı çok uzun mesafeleri kat ederek ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır. Altına olan bu tutku, okyanuslar aştırmış, coğrafi keşiflerin yaşanmasına neden olmuş, bu durum da maddi olduğu kadar -yaşanan etkileşim sonucu- kültürel bir zenginleşmeye de neden olmuş, insanlığın bilim, sanat ve teknolojide daha ileri gitmesini sağlamıştır. Ve ilginçtir ki insanoğlu bilim, sanat, spor vb. dallardaki en yüksek başarıyı elde eden kişi ve kurumları ödüllendirmek için de altını tercih etmiştir. Örneğin, bir sporcunun en büyük hayali, olimpiyatlarda altın madalya kazanmaktır. Bir yönetmenin en önemli başarısı ise Altın Küre, Altın Palmiye ya da Altın Ayı gibi sinema ödüllerden birine sahip olabilmesidir. Dünyanın en önemli bilim ödülü Nobel’i kazanan bilim adamlarına altın bir madalya hediye edilir.

Matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen ve uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısına, Altın Oran adı verilmiştir. Bugün dahi görüldüğünde hayranlık uyandıran Eski Mısır ve Yunanlılara ait eserler bu oranla yapılmıştır. Rönesans sanatçıları Altın Oran'ı tablolarında ve heykellerinde denge ve güzelliği elde etmek amacıyla sıklıkla kullanmışlardır.

Türk kültüründe de altın önemli bir yere sahiptir. Yeni doğan bebeklere, sünnet olan çocuklara ve evlenen çiftlere altın takılır. Kişiler için büyük anlamlar içeren, adeta hayatlarının dönüm noktaları olan bu gibi değerli günlerde altın hediye etme geleneği, tarihi boyunca Türk kültüründe önemli bir yere sahip olmuştur ve günümüzde de kentli-köylü, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz gibi ayrımlar olmadan toplumun tüm kesimleri için önemini sürdürmektedir . .

Neredeyse tüm mitolojik kültürlerde, altınla alakalı hikayeler bulunmaktadır. Yunan mitolojisinde zenginliği ve iktidarı sembolize eden postun adı Altın Post’tur. Yunan mitolojisinden bilinen bir örnek vermek gerekirse. Şarap tanrısı Dionisos'un yoldaşı Satiros, Frigya'yı gezerken Midas'ın gül bahçesinde uyuyakalmış. Satiros'u bulup, on gün on gece sarayında ağırlayan Midas'ın konukseverliğinden etkilenen Dionisos, kralın bir dileğini gerçekleştireceğini söylemiş. Kral Midas da her dokunduğunun altına dönüşmesini ve böylece daha zengin olmayı istemiş. Ancak yemek için dokunduğu yiyecekler, içecekler ve ünlü gül bahçesi bile altına dönüşünce, kral Dionisos'dan bu uğursuz gücü geri almasını istemiş. Midas'ın durumuna acıyan tanrı Dionisos, krala, Paktalos Irmağı'nda yıkanmasını söylemiş. Bu ırmakta yıkanan Midas, her tuttuğunun altına dönüşmesinden kurtulmuştur.

Görüldüğü gibi altın, fark edildiği andan günümüze dek insanlık tarihinin akışını değiştiren -olumlu ya da olumsuz- pek çok etkiye yol açmıştır. Bana göre, sadece bir madde olan altının, değişmez ışıltısıyla yüzyıllardır insanların tutkularını böylesine derinden körükleyerek onları harekete geçirmede, acı ve hüzünlerinde, coşku ve mutluluklarında, bilimsel keşifler, sanatsal yaratılar ve kültürel gelişmelerinde böylesine etkin bir role sahip olması son derece şaşırtıcı ve ilgi çekicidir. Belki de bu durum, altının, yazının ilk bölümlerinde bahsettiğim inanılmaz zorlu, ihtişamlı hatta olasılıksız gibi görünen o süreçler sonunda oluşuyor olmasından kaynaklanmakta. Ancak asıl şaşırtıcı ve ilginç, asıl düşündürücü ve büyüleyici nokta ise bizim bu oluşum sürecinden birkaç on yıla dek habersiz olmamıza rağmen ona, binlerce yıldır bu olağanüstülükleri bilircesine bir değer atfetmemizdir.

Kim bilir, belki her şey bir planın parçası ve biz farkında olmadan bu oyundaki rollerimizin gereğini, varoluşun taşıdığı anlamın değerini bilmeden yerine getirmeye çalışıyoruz. Fakat bilmeliyiz, bu bizim ödevimiz. Çünkü varoluşun ve kapsadığı her şeyin ayrı bir değeri var ve bu değeri şeylere katan da şeylerin yapısından ziyade oluşumlarındaki güçlükler, düşük ihtimaller, imkansızlıklar, çatışmalar, nefretler, yenilgiler, ölümler, yitip gitmeler ve tüm bunlara rağmen dirilmek, ayağa kalkmak, çabalamak, umut etmek, uzlaşmak, sevmek ve en önemlisi de her şeye rağmen devam etmektir.

Ve unutmayalım ki gezegenimiz ve ev sahipliği yaptığı -muhteşem çeşitliliğe ve renk cümbüşüne sahip- tüm canlılar, inanılmaz süreçler sonunda oluştuğunu defalarca kez vurguladığım elementlerin milyarlarca yılda bir araya gelmesi ve hayat bulmasıyla oluşmuştur. Vücudumuz, uranyum ve altın da dahil olmak üzere, dünya üzerinde bulunan 90 ayrı elementi de barındırmaktadır. Elementlerin nasıl oluştuğunu açıklayabiliyor olsak da hayat denen mucizenin ne olduğu ve nasıl oluştuğu konusu hala gizemini korumaktadır.

Tüm bunların sonunda ortaya çıkan mesaj gayet açık olsa da vurgulamak istiyorum. Ey insanlık, sen ve can sahibi tüm kardeşlerin hiçbir altından, hiçbir elementten daha değersiz değildir. İşte bahsettiğim o ödev, bu gerçeği iliklerine kadar hissederek, bu bilinç ve sorumlulukla yaşamaya çalışmaktır!     

27 Ekim 2015 Salı

ÖLÇÜ



Eskişehir’in soğuk ve yağmurlu bir akşam üstünde, el ele yürüyen yüzlerce genç çiftten biriydi Zeynep ve Kenan. Oradan buradan laflıyorlar, bazen birbirlerini kızdırıyorlar, bazen de çevrelerinde aynı anda fark ettikleri bir garipliğe gülerek keyifleniyorlardı. Kısacası, gençliğin ve yüzlerce genç çiftten biri olmanın tadını çıkarıyorlardı.

Derken Zeynep’in gözü, duvara yarım yamalak yapıştırılmış bar afişine ilişti. Birden heyecenlanan Zeynep, ‘Aşkım şuna bak. Bu hafta sonu Bülent Ortaçgil geliyormuş. Nolur gidelim!’ dedi. Kenan da pek sevmediği halde sevgilisinin bu coşkusuna hayır diyemeyeceğinden ‘Tamam güzelim, madem seviyorsun gideriz o halde.’ diye karşılık verdi.

Bu cevaba çok sevinen Zeynep, ‘Biletleri şimdi alalım mı? Sonra biter falan…’ diyerek yavru bir kedi edasıyla Kenan’ın yüzüne baktı. Kenan, ‘ Haklısın tatlım, işimizi şansa bırakmayalım. Sonra bir de kalmazsa falan, ne yaparım hayal bile edemiyorum!’ diyerek gülümsedi. Zeynep hafif alınmış bir tavırla ‘Aşk olsun, öyle mızmız biri miyim ben! deyip dudak büktü. ‘Şaka yapıyorum tatlım. Hem doğru söylüyorsun, hazır buradayken gidip alalım.’ dedi Kenan ve bara gidip biletleri aldılar.

Hafta içindeyse, o anlamsız tartışmalardan birini yaşayıp suskunluğa gömüldüler. Derken haftasonu yani konser zamanı geldi. Ancak ne Zeynep ne de Kenan en az tartışma kadar anlamsız olan gururlarını yenemeyip birbirlerini arayıp sormadılar. Kenan Zeynep’in bu konsere gitmeyi çok istediğini hatta en basitinden, biletlerin yanacağını düşünüp aramak istese de yapamadı.

Birkaç gün sonra, aynı barın önünden geçen Kenan, aynı afişin yaklaşık üç hafta sonrasındaki bir tarihi gösterdiği haliyle karşılaştı. Merak edip içeri girerek anlamsız da olsa sordu.’Merhaba. Bülent Ortaçgil tekrar mı geliyor?’. ‘Evet, geçen gün köpeği öldüğü için sahneye çıkamadı. O yüzen sahnesi ileri bir tarihe ertelendi.’ karşılığını alan Kenan, ‘Hem Zeynep konseri kaçırmadı hem de biletler yanmadı.’ deyip sevindi. Biletlerin yanmaması için sevinmesini mazur görmek gerek zira Kenan henüz bir öğrenciydi ve çalışan biri için rahatsız edici olmayacak  maddi kayıplar karşısında  ‘Önemli değil ya!’ kelimesini kullanabilmesine daha yıllar vardı.

‘İşte!’ dedi Kenan, ‘Bu bir işaret!’. ‘Bu konsere Zeynep ile birlikte gideceğiz.’ diyerek gülümsedi. Bir başkası için çok büyük anlamlar ifade eden köpeğin ölümüne adeta sevinmişti.

Bir, iki derken üçüncü hafta da geçti ve günlerden cumartesiydi. Konser günü gelmişti. Bu süreç içinde, genç çift yine birbirlerini arayıp sormadılar; belki çok istediler ama yapamadılar. Sahne saati yaklaşırken Kenan ümidini kesmiş, bu ilişkinin sona erdiğini kabullenmişti. Bari biletler yanmasın diye sınıfından arkadaşlarına haber saldı. Ancak o hafta bayram tatili olduğundan neredeyse tüm arkadaşları memleketlerine gitmişti. Kenan da kendi kendine ‘ Öyleyse çıkıp benimle konsere gelecek bir kız bulabilirim; olmadı, biletleri yolda gördüğüm genç bir çifte hediye ederim.’ diye düşündü ve evden çıkarak bara doğru yürümeye koyuldu. Barın önünü şöyle bir süzdü ancak konsere birlikte gitmeye uygun birilerini göremedi. Ardından ‘Demek ki ben de gidemeyeceğim. En iyisi bunları güzel bir çifte  hediye etmek. Hem böylesi içime daha çok siner, Zeynep’in gitmeyi istediği bir konsere başkasıyla gitmek doğru olmaz.’ deyip sokaklarda yürüyerek teklifine uygun bir çift aramaya koyuldu.

Bir süre dolaştıktan sonra aklına eski kız arkadaşlarından Aylin geldi. Telefonunu çıkarıp rehberi açtı, numaraya bir süre baktıktan sonra ‘Yok ya aramayacağım onu. En son iletişimi o kesti ve bir daha da dönmedi. Neden bunca zaman sonra çaresizce arayıp böyle bir teklifte bulunayım ki?’ dedi ve bu çaresizliğine inat edercesine ‘Çağırmayacağım ulan işte!’ deyip telefonu cebine koydu.

Ardından on-onbeş adım attı ve caddeye çıktı. Canı sıkkın olduğundan bakışları çoğunlukla yerdeydi. Birkaç adım daha attıktan sonra kafasını kaldırdığında ilk gördüğü kendisine doğru yürümekte olan iki kız oldu. ‘Hadi ya! Yok artık!’ deyip şaşkın bir şekilde gülümsedi ve ardından ‘Tamam, istediğin gibi olsun!’ dercesine gökyüzüne bir bakış attı.

Derken Aylin de Kenan’ı fark etti ve göz göze geldiler. Ardından gülen yüzlerle birbirlerine yaklaşıp konuşmaya başladılar.

Uzun zamandır görmediğin birini gördüğünde yapılan birkaç yarı gerçek yarı sahte cümleyle ilk kısmı geçtiler. Ardından Kenan yaşadığı durumu olduğu gibi anlatıp, Aylin’e ve daha sonra kuzeni olduğunu öğrendiği yanındaki kıza biletleri hediye etmek istediğini söyledi. Memnuniyetle kabul ettiler ve Kenan’a ‘Sen de bizimle gelmeyecek misin?’ diye sordular.

Kenan’ın aklında elbette onlarla birlikte gitmek vardı ama yine de alacağı cevabı az çok tahmin ettiğinden ‘Siz kız kıza çıkmışsınız ya planlarınızı bozmak istemem şimdi.’ diye karşılık verdi. Aylin de uzun zamandır görüşmediklerini, birlikte vakit geçirmenin güzel olacağını söyledi. Ardından bara doğru yöneldiler. Kenan halinden son derece memnundu, kötü giden gece hatta öncesindeki günler ve haftalar, şimdi olumlu ve güzel bir yöne evrilmekteydi. Şansının döndüğünü hissediyordu. 1 dakika öncesindeki gerginliğinden ve mutsuzluğundan eser kalmamıştı.

Barın kapısına geldiklerinde konseri sordular ancak konserin yine iptal olduğunu öğrendiler. Nedenini sorduklarında, bu kez de annesinin öldüğünü öğrendiler. Sanki konsere gidememeleri daha vahim bir durummuşçasına ‘Hadi ya! Olaya bak! Olacak iş mi şimdi bu!’ deyip geçiştirdiler. Bir insanın annesini kaybetmesinin yaşatacağı acı, akıllarının ucundan bile geçmedi o anda.

Sonra başka bir barda aldılar soluğu. İçmeye başladılar. Kuzen Cansu, telefonuyla ilgilenirken Kenan ve Aylin karşılıklı oturmuş, yarıda kalan bir şeyleri tamamlayacak olmanın verdiği neşeyle muhabbeti koyulaştırıyorlardı. Her şey Kenan'ın istediği gibi giderken Cansu Aylin’e dönerek bir şeyler söyledi. Aylin’in yüzü asıldı ve ‘Nereden çıktı şimdi, sırası mıydı!’ diye söylendi. Cansu, ‘Ne yapayım ya! Neredesiniz diye sordular, ben de söyledim. Nereden bileyim kalkıp geleceklerini!’ diye karşılık verdi. Gerginliği fark eden Kenan ne olduğunu sordu.

‘Ya Emin ve Erdil diye iki arkadaş var da, onlar geleceklermiş.’ dedi Aylin. Kenan da bu durumdan pek hoşnut olmasa da ‘Gelsinler ya ne olacak. İçeriz işte hep beraber. Sen niye gerildin ki bu kadar?’diye karşılık verdi.

Aylin, ‘ Ya ben motosikletleri çok seviyorum. Mahallede de vefat eden abimin bir arkadaşı vardı. Ondan rica etmiştim, beni uygun bir zamanda gezdirmesi için. O da kendisinin müsayit olmadığını fakat Emin isimli bir arkadaşının yardımcı olabileceğini söyledi. Ben de tamam dedim. Sağ olsun, bir-iki kez motorla gezindik ama sonra davranışları farklılaşmaya başladı. Ben de o anlamda bir şey istemiyorum çünkü abim gibi görüyorum. Ama hala böyle arayıp soruyor. O yüzden rahatsız oldum.’ diye yakındı. Kenan, ‘Tamam canım, sen istemiyorsan sorun yok, gelsinler bir şey olmaz, içip muhabbet ediyoruz işte.’ deyip Aylin'i rahatlatmaya çalıştı.

Aradan yarım saat kadar geçtikten sonra masadaki kişi sayısı beşe çıkmıştı. Emin Kenan’ın, Erdil de Cansu’nun yanına oturdu. Sahte sıcak bir tanışmanın ardından oradan buradan konuşmaya başladılar. Emin bir fabrikada işçi olarak çalışan, efendi mizaçlı, sıradan bir tipi olan, iyi olarak tanımlanabilecek bir gençti. Kenan’ın ortamdaki varlığından dolayı rahatsız olduğuna dair en ufak bir işaret vermemiş, Kenan’a üstünlük kurma amacıyla ego içerikli hiçbir cümle kurmamıştı. Erdil ise yakışıklı, deli dolu, çoğunluk için şımarık sayılabilecek biriydi; sohbetin bir bölümünde askerliğini İzmir/Bornova’daki Küçükpark’ta yer alan asgari gazinoda, komutanın şoförü olarak yaptığını anlatarak ne kadar şanslı olduğundan, adeta kendisiyle övünerek bahsetmiş, bir başka bölümde ise Aylin, mahallesinde yaşayan ve motor tutkunu olan isimlerin fotoğraflarını telefonundan gösterdiğinde, resimdeki kişilerle, ‘Bu tipler ne ya, kim bunlar kızım! diyerek gülüp geçmişti.

Bir süre sonra, ortama dahil olan bu iki genç adam sürat motoru tutkunu olduğundan, laf ister istemez motorlara gelmişti. Motorla ne denli yüksek hızlar yaptıklarından, nasıl heyecanlar yaşadıklarından bahsediyorlar, diğerleri ise yabancısı oldukları bu deneyimleri şaşkınlık ve tebessümle dinliyorlardı.

Kenan, biraz kaygılı bir yapıya sahip olduğundan merak edip sordu. ‘Bizim ülkede trafikteki  motorlara hiç saygı duymuyorlar. Sizi sıkıştıran, aracını önünüze kıranlar olmuyor mu hiç?’ diye sordu. Bu soruyu Emin, ’Kullanmayı bildikten sonra bir şey olmaz, bilmezsen sıkıntı tabi öyle şeyler.’ diye yanıtladı. ‘Peki önünüze aniden kedi, köpek vs. çıktığında napıyorsunuz? Sakat değil mi ya, bana tehlikeli geliyor bu motor işi.’ diye yeni bir soru ekledi Kenan. Bu kez Erdil, ‘Ya çıkarsa çıkar, bassçan geçen öyle bir şey olursa, aman çarpmayım, ezmeyim falan dersen o zaman sen zararlı çıkarsın.’ diye cevapladı. Kenan bu cevap üzerine ‘Bilmiyorum ya, Allah kaza bela vermesin kardeşim, dikkatli olun.’ Diye devam etti. Bunun üzerine Emin, ‘Ya zaten çok yaşayıp ne yapacaksın! Ben 50’ye kadar yaşasam yeter. Ondan sonra nolcaksa olsun!’ diye çıkıştı. Bu sözlere duyan Kenan, ‘Öyle deme kardeşim, Allah’ın gücüne gider, ya o yaşına geldiğinde çok iyi, sağlıklı, mutluysan; bir elli sene daha yaşama arzusu varsa içinde… Yine bunu der misin? Boşver, ‘Allah hayırlı ve uzun bir ömür versin.’ de geç.’ diye müdehale etti. Emin söylediklerindeki ısrarlı tavrını koruyarak, ‘Yok ya 50 sene yeter. Ondan sonra yaşamasam da olur.’ diye yineledi.

Derken sohbet devam etti ve gecenin sonuna gelindi. Emin ve Erdil motorlarına atlayıp gittiler. Kenan ise Aylin ve Cansu’yu evlerine bıraktı. Kenan da evine doğru yol alırken derin bir düşünceye daldı. ‘Tanrım, ben hayatımdaki her davranışımı, her sözümü, hatta düşüncelerimi dahi kimsenin hakkına girmeyeyim, yanlış bir şey yapmayayım diye  bin defa ölçüp tartarken hatta bu yüzden zaman zaman kafayı yerken ve buna rağmen endişeden kurtulamayıp mutsuz bir hayat yaşarken nasıl oluyor da bu insanlar hiçbir şeyi önemsemiyor, saatte 300 km hızla, sonunu düşünmeden motor kullanıyor, hiç tanımadığı insanları gördüğünde rahatça dalga geçebiliyor ve en kıyak yerlerden birinde askerliğini yapabiliyor ve bunu da çok şükür böyle yapabildim demek yerine keyiflenerek anlatabiliyor ya da şu kadar yaşasam yeter diye rahat rahat konuşabiliyor.’ diye iç sesiyle söylendi. Sonra, bu sözlerden dolayı birden, içini bir korku kapladı. İç sesini farkında olmadan bir yana bırakıp, dışarıdan duyulabilecek bir şekilde, ‘Tanrım, neler söylüyorum ben! Elbette onlara bir şey olsun manasında demiyorum bunları. Ancak benim bu şekilde yaşamam mı doğru yoksa onlarınki mi? Sadece bunu merak ediyorum ve bunu öğrenmek istiyorum senden.’ diye ekledi ve yoluna devam etti.

Aradan bir gün geçti. Pazartesi günü Kenan
Aylin’e telefondan mesaj atıp ‘Bugün birlikte kahvaltı edelim mi?’ diye sordu. Ancak Aylin’den hiç beklemediği bir cevap aldı. ‘Kenan, isterdim ama çok kötü bir şey oldu. Dün Emin ve Erdil kaza yapmışlar Emin ölmüş. Şimdi cenazesini kaldırmak için camiye gidiyoruz.’ yazıyordu mesajda.

Kenan donakalmıştı. Ne söyleyeceğini bilemedi. Biraz duraksadıktan sonra cenazenin hangi camiden kaldırılacağını sordu. Ardından hazırlanıp camiye gitti. Yağmurlu bir gündü. Caminin önüne onlarca motosiklet, onlarca genç, Emin’in ailesi ve tüm yakınları doluşmuştu.

Cenaze namazı kılındı ve mezarlığa doğru yola çıkıldı. Kenan ise tüm bu süreçte içini kemiren acaba sorusu ile cebelleşmekle meşguldü. Derken dayanamayıp sordu Aylin’e, ‘Kaza nasıl olmuş?’

Aylin yaşlı gözlerini silip cevapladı, ‘Dün İnönü Caddesi’nde gidiyorlarmış. O sırada biri arabasını Emin’in önüne kırmış, Emin çarpıp yola savrulmuş. Arkasından da Erdil geliyormuş. Önüne aniden çıkınca üzerinden geçmiş. Aslında hızlı gitmiyorlarmış çarpmadan dolayı ölmemiş, Erdil üzerinden geçince ölmüş.’.

Bu açıklamayla Kenan’ın acabaları midesinden ve beyninden daha büyük ısırıklar koparmaya başlamıştı zira Aylin’in anlattıkları, o gece Kenan’ın, Emin ve Erdil’e sorduğu sorulara aldığı cevaplarla paraleldi. Üstelik, o gece, evine dönerken Tanrı’ya bulunduğu serzeniş de yaşanan durumla örtüşüyordu. Bunları düşününce daha da gerilmişti.

Derken, derya gibi sonsuz görünen mezarlığa gelindi. Yağmur şiddetini arttırmıştı. Emin’in yakınları mezarın başında defin için hazırlık yaparken Aylin, Cansu ve Kenan birkaç metre geriden onları izliyordu. Merhumun üzerine toprak atmak için yakınları sıraya girdi. Kenan da bu törene eşlik etmek istiyordu ancak bir taraftan içini kaplayan o kuşkudan dolayı, bulunduğu yere çakılı kalmıştı sanki. Bunların saçma düşünceler olduğunu kendine tekrar edip kalabalığa doğru yürüdü ve toprak atmak için sıraya girdi. İki üç kürek toprak atan, küreği bir diğerine veriyor ve sıra yavaşça tükeniyordu.  Fakat Kenan’ın içindeki suçluluk duygusu tüm çabalarına rağmen artmaktaydı.

Ve sıra kendisine geldi. Küreği toprağa sapladı. Ancak tam kaldıracağı sırada, kalabalıktan biri küreğin üzerine bastı. Kenan küreği bir türlü çekemedi. Bu durumdan ister istemez irkilen Kenan, sırayı arkasındakine devretti.

Sonra durdu ve bir kez daha düşündü. Böyle bir şey gerçekten olabilir miydi? Sırf kendi iç hesaplaşmalarından, aklından geçen ve dilinden dökülen sözcüklerden dolayı bir insan hayatını kaybedebilir miydi? Nasıl gelmişti bu noktaya? Birden tüm bu olan bitenin en başına döndü. Zeynep, Bülent Ortaçgil, konser, bilet, ayrılık, bir köpeğin ve annenin ölümü, bir yıldır yüzü görülmemiş eski bir sevgilinin tam da ‘Onu aramayacağım!’ dediği anda karşısına çıkması ve ardından yaşananlar. Tüm bu kurguda ne etkisi olacaktı ki Emin’in ölümünde bir etkisi olsun. Hem kendisi sıradan bir insandı, tüm insanlar gibi. Ya bu ölüm zaten yaşanacaktı ve kendisi de bir parçası olmuştu ya da Emin’in ve Erdil’in uyarılması gerekiyordu ve kendisinin de sorduğu sorularla, sıradan bir trafik levhasından başka bir işlevi yoktu. Bu yaşananlardan kendisine dair bir sorumluluk ve suçluluk payı çıkartarak toprak atmaktan kaçınmasının geri dönüşü olmayan bir süreci başlatabileceğini zira sözlerinin ve düşüncelerinin, insanların hayatını sonlandırabileceği düşüncesine kapılmış bir insanın, sağlıklı bir yaşam sürdürmesinin mümkün olmadığını düşündü. Böyle bir etki gücüne, herhangi bir insanın sahip olması, ne adil ne de mantıklıydı. Böyle bir kapılıp gitme hali, bir anlamda, Tanrısal yetilere sahip olduğuna inanmaktı. Kaldı ki kendisi insan olabilmek için sarf ettiği çabaların yetersizliğinden hicap duyan bir kişiydi. Bunları düşünen Kenan tekrar sıraya girdi. Küreği aldı ve mezara üç kez toprak attı.  Biraz olsun rahatlamıştı.

Ardından herkes evlerine döndü. Kenan’ın aklındaysa birkaç düşünceyle birlikte son bir soru kalmıştı. Öyle ya, hayat, ne kendisinin yaptığı gibi her saniye kaygı ve korkuyla yaşanacak kadar değerli, ne de bazı insanların yaptığı gibi umursamadan ve hoyratça yaşanacak kadar değersizdi.

Peki, neydi bu hayatı yaşamanın ölçüsü?
                

12 Ekim 2015 Pazartesi

NEDEN YAZIYORUM?



Yazının başlığını oluşturan bu soru, tarafıma anlık bir şekilde yönlendirilseydi muhtemelen bir makineden farksız olan beynimdeki ilgili nöronlar ateşlenecek ve nöral bağlantılar aracılığıyla bu soruya uygun cevap olabilecek kelimelerin kayıtlı olduğu en yakındaki nöronlarla iletişime geçerek iç sesimde birkaç kelime duyuracak, onunla eşzamanlı sayılabilecek bir sürede de zihin perdeme birkaç imge düşürecekti. Ben de ya bu kelimeleri onaylayarak, benzer nöral işleyişlerle uygun cümleler haline getirip telaffuz etmeye başlayacak ya da bu kelimeler limbik sistemimde korku, öfke, huzur, kaygı, mutluluk, sinir vs. gibi, bağımlılıklardan kaynaklanan duygu durumları uyandıracak ve ben de bu duygu durumlarını oluşturmayan kelimeleri bulmaya çalışma adına, biraz duraksayarak, yeni bir cevap oluşturmaya çalışacaktım. 

Peki, her koşulda, dilimden dökülecek kelimeler, illaki dökülecek olanlar mı olacaktı? Ayrıca neden yazdığım sorusu, o anda değil de bir yıl, dört ay, iki hafta, bir gün ya da bir an öncesinde ya da sonrasında sorulsaydı, beynimdeki nöral işleyiş, aynı bağlantı yollarını kullanarak, aynı kelimeleri mi dilimin ucuna getirecekti? Belki bir yıl önce ailemden aldığım sevindirici bir haberden dolayı, belki sorudan birkaç saniye önce yoldan geçen genç ve güzel bir kadınla göz göze gelmenin verdiği mutluluk ya da elimde oluşan bir kağıt kesiğinin verdiği acı hissiyle beynimde bambaşka nöral bağlantılar kurulacak ve ben, o soruya, normalde vereceğimden başka bir cevap verecektim. Bildiğim kadarı ile bu durumu, dünyada, tam anlamı ile açıklığa kavuşturabilmiş kimse yok ve olmadı da. 

Yazının konusu ve başlığı olan soruyla anlık şekilde muhatap olmam halinde oluşabilecek süreçten kabaca bahsettim. Bunu yaparak, sanki bu soruya ya da evrendeki tüm diğer sorulara, uzun bir süre sonunda ya da yazılı olarak cevap verdiğimde, farklı bir işleyiş ve farklı bir durum ortaya çıkacağı havasını verdiğimin farkındayım ancak bundan yazının bu satırlarında henüz emin değilim. Az önce bahsettiğim, nöral işleyiş ve bu işleyişin olası farklı durumlarda farklı sonuçlar çıkarma ihtimali burada da geçerli; sözlü durumda olduğu gibi yazında da vereceğim cevap önceden yaşadıklarım ya da sonradan yaşayacaklarımla değişebilir ya da değişmeyebilir ya da ben onları eğip bükebilir, otosansüre maruz bırakabilir ya da bıraktığımı sanarak aslında zaten yazacağımı yazıyor olabilirim. O halde, sözlü anlatımla yazılı anlatımın bir farkı yok diyebilir miyiz? 


Bu noktada bir açıklama yapmam gerekiyor. Asıl sorunun, ‘Neden sözlü anlatım değil de yazılı anlatım?’ ya da ‘Anlatmak mı, yazmak mı?’ olmadığının elbette farkındayım. Ancak bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyorsa, işe en azından, o konunun bir alt basamağından başlamak, bu iki basamak arasındaki benzerlik ve farklılıkları bulmak, ardından da salt asıl konuyu irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle yazıya, sözlü anlatıma ve yazılı anlatımın onunla olan benzer yönlerine kendimce değinerek başladım. O halde, şimdi de aralarındaki farklılıklara değinelim. 

Bir yazın oluştururken kelimelerle oynama imkanımız sözlü anlatıma göre artar çünkü süremiz ve sahip olduğumuz kaynaklar daha fazladır. Anlatımda ise süremiz kısıtlı kaynağımız ise sadece beynimizdir. Yazmak bize gerçek anlamda kendimizle baş başa kalma imkanı verir, anlatımda ise -birçoğumuz için- karşımızda diğerleri vardır. 

Bence bu fark çok önemlidir ve benim ‘Neden yazıyorum?’ sorusuna karşılık yapacağım açıklamanın başlangıcını oluşturmaktadır. Zira insanın gerçek anlamda kendisiyle baş başa kalma hali, ilahi bir haldir. Bu halde, bilinç ve bilinçdışı bir bütün olur. İnsan adeta bir kanala girer ve sanki yazdıklarını aslında kendisi yazmıyordur. Gerçekte o kanal, anda olmanın ta kendisidir. Yazdıklarında ‘önce’ ve ‘sonra’ kelimeleri geçse de, yazdıkları, tüm öncelerle ve tüm sonralarla bağlantılıdır; yani öncesiz ve sonrasızdır. Elbette evrendeki her şey gibi ağzımızdan dökülen kelimeler de öncesiz ve sonrasızdır, andadır. Ancak sözlü anlatımda bu durumu hissetmek ve yaşamak çok az insanın elde edebildiği bir haldir. Hatta öncelikle o hal hasıl olmalıdır ki sözler de o halden sebeplenebilsin. Ancak az önce söylediğim gibi, bu durum bana göre yazıda -en azından benim için- tam tersidir. Yazmak, aklın odalarındaki her kapıya açan sihirli bir anahtar gibidir. Yazdıkça yeni bir kapı çıkar karşına ve yazdıkça o kapılar açılır; yeni odalara ve yeni kapılara. Adeta evrenin her yerine istediğin anda gidebilmektir yazmak; ‘İnsan, küçük kainattır!’ sözüne inanabilmemi sağlayan şeydir adeta. Bence tam da bu yüzden, bunu yaşayan insan, halden hale girme halindedir ve bu haldeyken kendini ortaya koyar. Ancak kendini ortaya koyan, kendisi de değildir. 

Mesela şu anda, yazmanın ilahi bir hal olduğuna dair az önce yazdıklarımı okudum ve bu da bana varoluşsal bir bütünlük hissettiriyor. Belki çoğu safsata, tutarsız, anlamsız hatta okunduğunda, ‘Hangi şizofren yazmış bunları?’ diyenler dahi olabilir. 

Ne fark eder? 

Ya da yazının ilk bölümlerinde ‘beyin’, ‘nöral bağlantı’, ‘limbik sistem’ vs. gibi kelimelerle bilimsel, ya da aralara sıkıştırdığım sorularla felsefik bir yazı yazıyormuş havası vermeye çalıştığımı fakat aslında, bu iki disipline dair de doyurucu cümleler kurmadığımı söyleyenler olabilir. 

Neyi değiştirir? 

Bana göre hiçbir şey fark etmez, hiçbir şeyi de değiştirmez! 

Size neden yazı yazdığımı söyleyeyim mi?

Çünkü yazmak bana, yazmak için sonsuz sayıda neden verebiliyor!

Bir saniye! Sanırım dürüst olmam gereken noktalardan birindeyim şu an. Keşke -içinde gerçekler barındırsa da- berisindeki laf salatalarını anlamlı kılmaya yarayacak bu afilli ve felsefik cümleyi, yazmamın tek nedeni olarak sizlere gerçekten sunabilseydim.

 Maalesef öyle olmuyor; gerçeklerden kaçamıyorsun. Aslında kaçabilirsin elbet ama bu ancak bir süreliğine olur. Korumacı bir tavırla ortaya koyduğun neden, ne okuyanın ne de yazanın içine sinmez. Yazarken kendimizi deşifre etmedikten ve okuyan da bu deşifrelerle kendini çözümleyemedikten sonra yazmanın ne anlamı var. Malzemeden çalınarak yapılan bir bina dışarıdan bakıldığında ne kadar göz alıcı görünürse görünsün, o bina yıkıldıktan ve içinde yaşayanlar zarar gördükten sonra yapılan işin bir önemi var mı? Ya da çürük kısımları tam anlamıyla temizlenmeden dolgu yapan biri kendisine dişçi; tümörün tamamını almadığı bir ameliyatta, kesiği korkakça kapatan biri kendisine cerrah derken ne denli bir iç huzur duyabilir ve bu eylemlerin -gerçek anlamda-  kime, ne gibi bir faydası olabilir. Konuyu dine çekmek istemem ama bu tarz davranışları benzetebileceğim bir durum varsa o da İslam  itikadındaki, kişinin Allah'a iman etmediği taktirde hayatı boyunca yaptığı ve olumlu görünen tüm eylemlerinin yok sayılacağı düsturudur ve eğer yazarlığın bir dini olsaydı onun temel kuralı da kendini deşifre etmek olurdu kanaatindeyim. Tüm bu nedenlerden dolayı neden yazdığıma dair gerçekçi açıklamalarla yazıma devam etmeyi uygun görüyorum.

İnsanların çoğu toplum kurallarının hakimiyeti altında saygın bir şekilde yaşayabiliyor ve bu insanların bireyleşme çabaları olmadığı için toplumla uzlaşma konusunda çok fazla sıkıntı çekmiyorlar. Bir kısım insan içinse - yani benim gibiler için- maalesef ya da ne mutlu ki bu uzlaşı mümkün değil. Bu uzlaşıyı sağlayamama ve toplumla özdeşleşememe nedenim ise bireyleşme çabamdan başka bir şey değil. Toplumdan kopmuş olmamın -mantık dahilindeki tüm çıkarımlarıma rağmen- bende yarattığı korku ve suçluluk duygusu, ben ve benim gibilerde, yazmak için karşı konulması zor, itici bir güç oluşturuyor. Zira toplumla, yani sürüyle beraber olmak benim ve benim gibiler için ölümle eşanlamlı olduğundan dolayı, sıradanlıktan, yani ölümden kaçabilmemin yolunu ancak bireyleşmekte ve bireyleşme sürecinde ortaya koyduklarım sayesinde olabileceğini düşünüyorum. Yani, yazma nedenlerimden biri, içimdeki ölümü aşma ve sonsuzluğa erebilme isteğidir diyebilirim. Bununla beraber, nasıl ki psikolojik rahatsızlığı olan insanlar varsa toplumların da psikolojik rahatsızlıkları vardır ve bu toplumsal rahatsızlıklar benim rahatsızlıklarımla tepkimeye girdiğinde, bende sürekli bir iç çatışma hali yaratıyor ve ben, bu nedenle kendimi kuşatılmış hissediyorum. Bu kuşatmayı kırabilmemin, bu iç çatışmaların geriliminden kurtulabilmemin yolu da benim ve benim gibiler için yazmaktan geçiyor. Yani yazmak benim için katarsis işlevi görüyor. Zira yaşadığım düşünce dünyası -her ne kadar sevsem de- bana çileli ve ızdırap dolu süreçler yaşatıyor ve ben de bu sıkıntılı düşünceleri ancak yazarak hafifletebiliyorum; bir bakıma arınma eyleminde bulunuyorum. Belki de bu yüzden, bir şeyler yazdıktan sonra hatta yazdıklarımı tekrar okuduğumda, kendimi, adeta yoğun ve verimli bir ibadet eyleminde bulunmuşçasına rahatlamış halde buluyorum.

Yazmamın nedenlerinden bir diğerine gelecek olursak. Bu neden takıntıdır. Evet, ben çocukluğumdan beri obsesif kompulsif kişilik bozukluğundan muzdarip bir insanım. Bu rahatsızlığımın görünür ve gizli kısımlarını ya da oluşmasına neden olan unsurlarını yazmam, bu yazı için bir anlam ifade etmiyor. Bununla birlikte, az önceki paragrafta geçen çileli süreçlerin büyük bir bölümü de bu rahatsızlığımdan kaynaklanmakta. Bu rahatsızlığımla birlikte kronik bir major depresyon ve yaygın kaygı bozukluğu hastasıyım. Kısacası nevrotik biriyim ve geçmişte kullandığım ilaçlar ve aldığım terapiler bunların yok olmasını hiçbir şekilde sağlamadı. Sadece, bana bunlarla birlikte yaşayabilmem için destek unsurları oldular. Ve her ne kadar yazdıklarımın ciddiyetini sarsabileceğini bilsem de söz konusu psikolojik sürecim, beni, şizofreni ilaçlarının reçete edildiği noktalara kadar getirdi. Ancak ben, şizofreniyi bir hastalık değil de iyi idame ettirilememiş bir yetinin olumsuz sonucu olarak değerlendirdim ve o ilaçları kullanmayı reddettim. Zira saydığım tüm bu rahatsızlıklara rağmen, ilaçların güdümündeki çilesiz, toplum kurallarına uyumlu hatta başarılı fakat duygusuz, ruhsuz, yavan, kısır ve zamanın nasıl gelip geçtiğini anlamadığım bir yaşamı kabullenmeyi zul sayarak çile, ızdırap, çatışma ve mutsuzluk dolu bir hayatı tercih etmek, benim için çok daha şerefli, cesur, gerçek, yaratıcı, üretken ve anlamlıydı. Ve ben tüm bu rahatsızlıklarımdan dolayı asla isyan etmedim; aksine onları bir nimet olarak gördüm ve benden uzaklaştıklarını hissettiğim dönemlerde sevinmem gerekirken korktum ve hatta çoğu insana aptalca gelebilir ama bazı zamanlarda, onları tüm yoğunluğuyla yaşayabilme adına, bilinçli eylemlerde dahi bulundum. Zira ben, şu an, belki benim dışımdaki herkes için anlamsız ve değersiz olan bu satırları yazabiliyorsam bunları tüm bu rahatsızlıklarıma ve geçmişte onların oluşmasına neden olmuş olay, kişi ve genlerime kısacası varoluşa borçluyum. Konu dışına çıktığımın farkındayım. Toparlamak gerekirse, benim yazmamın diğer bir gerçek nedeni de sahip olduğum nevrotik kişiliktir. 

Sonuç olarak, bu yazıdaki '
Çünkü yazmak bana, yazmak için sonsuz sayıda neden verebiliyor!' nedeni, benim için -hayatımın sonuna dek geçerli olacağını düşündüğüm- görülebilir, nesnel bir nedendir. Bununla birlikte, sonrasında yazdıklarım ise kendimi deşifre ettiğim ve böylece yazıya, yazma eyleminin ruhunu kattığımı düşündüğüm nedenlerimdendir. Dileğim, yazma serüvenimin ilerleyen dönemlerinde düşüncelerimi beden-ruh, soyut-somut, ben-diğerleri vs. gibi hiçbir ayırma, bölme ve sınıflandırmaya tabi tutmadığım yazıları ortaya koyabilecek şekilde geliştirebilmektir. Yani birey olabildikten sonra bir olabilmeyi de başarabilmektir. Yazma nedenlerimin en önemlisi de budur. Umarım, herkes bir gün, bu emele sahip ve gereğini yerine getirmekte başarılı olur.        

13 Mart 2015 Cuma

5 DAKİKA

                                                                                                 


17 yaşında bindiği taksiden indiğinde, yüz hatları hiç de azımsanmayacak izler taşıyordu. Hayatına yön vermişti evet...Girdiği iş hanı, onun hayatını özetler nitelikteydi. Yerlerde hala talaş vardı - yerlerde neden talaş olduğunu açıklayacak bir kişi bile olmadığına kalıbımı basarım. Bir an için kendini, -bırakın ayagınızın dibine balgam ve sigara izmariti tükürmeyi- sigara bile içemediğiniz o pahalı milenyum restoranlarından birinde degil de; babasıyla hafta sonları gittikleri pide ve kebap salonunda zannetti. Buluşma saat 7 de yapılacaktı. Sıçmaya yetecek kadar vakti vardı ama bunu istedigini hiç sanmıyorum. Eğer gereksiz bilgilerle dolu, tuvalette okunabilecegine dair üzerine çoğu kez tez yazan kitap kurdu tiplerden değilsen ortalama sıçış işlemi 5 dakikayı geçmez.
------------------------------------------------------------------------------------------
Evet, o işini beş dakikada halledenlerdendi ki yatakta da –düzenli bir sex hayatı olmasa da- bu durumun değiştiğini söyleyemeyiz. Gerçi küçük Mehmet’i, sol elinin haricinde bir yuvayla tanıştıralı henüz 7 ay olmuştu ve bu olay, Tepecik Kerhanesi’nde gerçekleştiğinden ve bir sevgilisi olmadığından, Büyük Mehmet adına düzenli bir sex hayatından bahsedebilmek henüz mümkün değildi. Yine de sikişmek için bir yıl daha beklemediğinden dolayı keyfi yerindeydi ve bunun için Avni dayısına minnettardı – her zaman olduğu gibi.

Öyle ya, çocukluğundan hatta kendini bilmediği zamanlardan beri Avni dayısının kanatları altındaydı. Onun için babasından bir farkı yoktu hatta daha fazla sevdiğini dahi söylemek mümkündü zira tır şöförü olan babası uzun yolculuklara çıktığından, vaktinin çoğunu, evlerinin çaprazındaki küçük kulübede tek başına yaşayan Avni dayısıyla geçirerek büyümüştü.

 Avni ailenin en küçük oğluydu. Ailesi Tire’nin en varlıklı 3 ailesinden en zenginiydi. Ancak şimdilerde 36 yaşında olan Avni henüz 15 yaşındayken iş kurmak için babasının zeytinliklerini ve bağlarını dönüm dönüm hiç pahasına sattırmış, her seferinde de dikiş tutturamayıp iflas bayrağını çekmişti. Öyle ki zaman içinde tüm mal varlığını tüketmekle kalmayıp tefecilerden alıp alıp geri ödeyemediği paralar nedeniyle ailesini büyük bir borç batağına sürüklemiş, sonunda da Tire’yi terk edip İzmir’in varoşlarından Gültepe’ye göçmelerine neden olmuştu. Babaları Şerif Ağa iflasla gelen bu göçü kaldıramamış, 4 ay sonra vefat etmişti. Büyük dayılardan İlyas, Bursa’nın Gemlik ilçesinde zeytincilikle uğraşırken; Musa ise Manisa’nın Soma ilçesinde maden işçisi olarak hayatına devam ediyordu.

Fakat Avni Gültepe’de annesi ve ablasıyla kaldı. Çaycılık, taksicilik, otoparkçılık gibi ufak tefek işlerde çalıştı ara ara torbacılık yaptığı da oluyordu ancak yine hiç birinde dikiş tutturamadı zira ruhunda çalışmaya dair en ufak bir istek ve inanç kalmamıştı. Vaktinin çoğunu, gündüzleri kahvede takılarak, akşamlarıysa küçük kulübesinde demlenerek geçiriyordu.

Ablaları Zehra’nın talibi çıkıp evlendiğinde, annesi de onlarla birlikte yaşamaya başlamış, Avni de az önce anlattığım, yakındaki tek göz kulübeye yerleşmişti. Halinden de hiç mi hiç şikayetçi değildi. Sanki onca malı mülkü -tabiri caizse- sikip atan o değil de bir başkasydı.

 Yıllar bu düzende geçip gitti ve yılların birbirinden herhangi bir farkı yoktu; sadece rakamlar değişmekteydi. Zaten o mahallede yaşayanların da tarihle hiçbir işleri yoktu zira zamanın belli bir bölümünde sıkışıp kalmış, unutulmuş insanların yaşadığı ve yaşayanların, hiç kimse tarafından umursanmadığı bir yerdi orası.


 Ancak her şeye rağmen, Avni ve mahalledekilerin hayatını biraz olsun sıradanlığın dışına çıkaran biri vardı; hem de tam 17 yıldır. Tahmin edeceğiniz gibi o kişi Mehmet’ti.

Mehmet, Avni’nin adeta kopyasıydı ancak bu durum sadece dış görünüş olarak böyleydi. Dayısının aksine Mehmet -içeriği ne olursa olsun- çalışmaktan hiç gocunmayan, üstelik bundan, fazlasıyla zevk alan biriydi. Çalışma konusunda birbirleriyle çelişseler de birlikte geçirdikleri vakitlerde yaşadıkları ve mahallelilere yaşattıkları şamata ortamı onları adeta bir bütün kılıyordu.
İşte böyle günlerden birinde dayısı, Mehmet’e, ‘Mektebe gittin mi lan hiç?’ diye sordu. Mehmet bu soruyu anlamamazlıktan gelip ‘Gittik ya dayı, orta ikiye kadar.’ diye cevapladı.
‘Ulen bırak salağa yatmayı, onu mu soruyoz sana, mala vurdun mu hiç, mala?’ dedi Avni.

Mehmet ‘Yok be ya, daha 18’ime gelmedim ki!’ deyince Avni yerinden fırladı, ‘Ne 18’i olum! Ben 13’ümde yapıştırdım Sarı Fazilet’e; pancar motoru gibi pat pat pat pat! Ne kadındı bee! Lokumdu lokummm!’
‘Amma sıktın haa dayı!’ dedi Mehmet.

Ne sıkıcam oğlum herkes bilir benim zamanında ne hızlı olduğumu, o kadar malı mülkü nasıl hiç ettik sanıyon. Tamam, bir kaç şerefsizin oyununa gelip işlerin yolunda gitmediği oldu elbet ama dayın az para akıtmadı alemlere yıllarca.’

 ‘İyi bok yemişin dayı, şimdi yarak gibi kaldın bu kulübede tek başına! Hahahaha!’ diyip uyuz uyuz güldü Mehmet.


 ‘Lan teneke, doğru konuş dayınla!’ diyip Mehmet’in kafasının arkasına tokadı yapıştıran Avni aniden ayağa kalkıp ‘Kalk gidiyoz a*ına koyayım.’ dedi.


 Mehmet, ‘Nereye gidiyoz?’ diye sorunca, ‘Ulen si* kafalı, nereye olacak keraneye gidiyoz, kalk yürü hadi!’ diye çıkıştı Avni.


 Mehmet kalkarken ‘Almazlar ki beni oraya!’ diye mırıldandı. Bunun üzerine Avni, ‘Avni dayın var ulan senin yanında, kim almıyomuş bizi. Hele bi almıyoz desinler, alayının anasını si*erim.’ diye celallendi.

Mehmet, ‘Tamam dayı uçma, sakin!’ diyip gülmeye başlayınca Avni, ‘ Yok be a*ına koyyim, yapmam tabi öyle şey, rahat ol. Ben tanıyom zaten kapıdaki elemanı; sıkıntı olmaz.’ dedi ve dediği gibi de oldu. Mehmet o gün, -tuvaletin dışında- 5 dakikadan az sürede halledilebilen işler listesine bir yenisini daha eklemişti.

 Saat 7 olmuştu ve Mehmet her zaman olduğu gibi tüm dakikliğiyle olması gereken yerdeydi. İş hanının bodrum katındaki güneş görmeyen, florasan lambalı yazanede, bir bacağının vidaları gevşediği için sallanan eski tabureye oturmuş, bu köhne matbaanın patronun gelmesini bekliyordu.

Bekleme esnasında etrafı inceleyen Mehmet'in gözüne çarpan sıra dışı bir şey yoktu. Eski bir masa, suni derileri sökülmüş bir makam koltuğu, izmaritlerle silme dolmuş bir küllük; duvardaysa dev bir nazar boncuğu, kalpaklı bir Atatürk portresi ve hemen yanında da çerçevelenmiş bir ayet el kürsi duası vardı.


 Mehmet etrafı incelemeye dalmışken içeriden gelen bağırma sesiyle irkildi: O davetiyeler bitecek bu akşama Kamil, valla bi bitmesin, ananın a*ını götünden sikerim!


 Bu cümlenin ardından, kemeri görünmeyecek şekilde sarkan göbeği, cam göbeği rengindeki gömleği, vişne rengi takımı, üzerine bastığı ayakkabılarıyla patron içeri girdi. Üzerindeki en değerli şeyler elindeki oltu taşı tesbih ve ‘Ooo yeğenim hoşgeldin!’ diyip gülümsediğinde florasandan yansıyan ışıkla parlayan üst çenesindeki altın dişti. Değerli olduğundan mı bilinmez, altın dişinin hemen yanında -muhtemelen yoldaşlık etmesi için- koca bir maydonoz parçası vardı.

Mehmet ‘Hoşbulduk abi.’ diyerek saygıyla ayağa kalktı.

 ‘Otur yeğenim otur.’ dedikten sonra atölyeye ‘ La Orhan, bak hele, buraya iki çay söyle.’ diye seslendi.

 Sonra Mehmet’e dönüp ‘Yeğenim, lafı uzatmaya gerek yok, baban benim askerlik arkadaşım, can kardeşim. Sen de onun canısın. Yani ben de baban sayılırım bir yerde. Paranı günlük veririm. Geç hemen başla işe ama soytarılık yapar da işini savsaklarsan külahları değişiriz aslanım, onu da bilesin!’ dedi Matbaacı Mahmut.


 Mehmet yerinden fırladı, ‘Ayıp ettin Mahmut abi bizde yanlış olmaz. Evelallah, işimizin hakkını veririz.’ diyip gülümsedi. Ardından patronun elini öpüp atölyeye geçti.

İşi çabucak kavrayan Mehmet, akşama dek durmadan çalıştı. Çalışmak onun için adeta yaşamaktı. Orta ikide okulu bıraktığı günden bu yana mahallede girmediği iş kalmamış, her seferinde biraz daha fazla bir ücretle başka bir işe geçmişti. Şimdiki adresiyse Kemeraltı’ndaki bu handı. Halinden memnun ve mutluydu.

Mesayinin bitimine 5 dakika kalmıştı, işini bitiren Mehmet’in aklına gün boyu sıçmadığı geldi, bunun aklına gelmesiyle sıkışması da bir oldu. Toparlanıp tuvalete gitmek üzereydi ki patronun odasından gelen bağrışmaları duydu. Seslerden biri çok tanıdıktı. O yöne doğru giderken iki el silah sesi duyuldu. Mehmet patronun odasına girdiğinde adeta şoke olmuştu. Patronu Mahmut kanlar içinde yerde uzanmıştı. Şoke olmasının asıl nedeniyse maalesef bu değildi. Patronun karşısında, elindeki silahla dikili duram adam sesten daha da fazla tanıdıktı.
Gördüğü manzara karşısında dehşete düşen Mehmet sesi giderek yükselen bir tonda, ‘ Dayı ne yaptın sen, ne yaptın sen, ne yaptın sen, ne yaptın amına koyayım!’ diye sayıkladı.
Mehmet’le yüzyüze gelen Avni cinnetvari bir tavır ve sesle, ‘ Necla’yı zorla sikmiş ibine, atarım seni evinden demiş, yatalak ananla sokaklarda sürünürsün demiş, benim olduğunu bili bile sikmiş, ya n’apsaydım, susup kenarımı çekilseydim götveren gibi ha, napsaydım Mehmet, n’apsaydım! Geberdi gitti işte pezevek!’ dedi ve alnındaki teri, gözünden akan yaşı, ağzından saçılan salyaları koluna silip gözlerini patlatarak cinlenmiş bir edayla güldü.

 Mehmet,’ N’olcak dayı şimdi, nolcak, siktin attın hayatını, zaten sikikti iyice siktin, nolcak şimdi amına koyayım!’ diye bağırdı gözlerinden yaşlar süzülürken.


 Avni, ‘ Al şunu!’ diyip elindeki silahı Mehmet’in eline tutuşturdu. ‘Beni şimdi alırlarsa belamı sikerler, müebbet yerim. Sen daha 18’inde değilsin. Allah’ıma sövüyodu de, anama bacıma sövüyodu de, 2-3 yılda yırtarsın Mehmet kurbanın olayım!’


 Boynunu büktü Mehmet, ‘Tamam.’ dedi, ‘Tamam ama babam yokken anama sahip çık, yoksa anam avradım olsun, çıkar çıkmaz ilk işim seni vurmak olur.’

Avni dudaklarındaki şerefsiz gülümsemeyle handan çıkarken Mehmet dizlerinin üzerine çökmüş, gözleriyse boşlukta kaybolmuştu.

Mehmet, işini 5 dakikada halledenlerdendi; katil damgası yemesi de ondan fazla sürmemişti.


Not: Tanıdığım ya da tanımadığım insanlardan az ya da çok devamını getireceğimi söyleyerek, bir cümle ya da paragraf istiyorum. Bu yazının ilk paragrafını bana yollayan Emre Bey'e teşekkür ederim.